Haklısın Ruhi ve fakat işler bildiğin gibi değil!

Dilek Keçeci

En büyük travması üzerine kurar insan hayatını. Çok sonra fark eder, uzun menzil olmak istemediğine koştuğunu. Kırıla büküle büyür zira işin doğası, kaçınılmazdır bu. İdealler, umutla beklenenler, az daha durup sabredilenler… Gelecek menşeli bir dünya içindir. Okul okumak, koca kitapları hatmetmek, iyi insanın en ideali olmak, doğru adamı-kadını bulmak, başarılı işler yapmak, yuva kurmak, çocuk doğurmak. Doğurduğunu idealize etmek. Tüm bunlar hep kendi fanusunu steril tutmak içindir. Bunu yaptıktan sonra başlar başkalarının eksiklerini halletmek için çaba harcamaya gönüllü olmak. Yüksek sesli eşitlik isyanları çıkartmak. Büyük puntolarla yazılar yazıp, aslında öyle değil böyle olmalıdır tiratları atmak.

Ama sonra başka şeyler girer ihtiyaçların hiyerarşik sıralamasında aralara. Bazen hatırlasan bile, akla gelen dönemsel hobi gibi vicdanını rahatlatmak için parmak ucuyla dokunursun meselelere. Çünkü önce kendi fanusundur temiz olması gereken. Ortalık yanıp kül olsa bile dert etme lütfen. Önce sensin, öncellik sen.  Kişisel olarak geliştirenler de hep öyle demiyor mu zaten. Orta sınıf teşnesisin sen de ikna olmaya 3 gün öncesinden hazır.

Hep sorgulamak gerektiği artık okuduğun makalede, öğrendiğin iki satır.  Düşünme ve üşenme sakın yiyeceğinden fazlasını al, giyeceğin kalmadı koş talan et. Zira çıplaksın. İhtiyaç neymiş? Makbul olanı yağmadır unutma sakın. Bolca da şikayet et. TDK ikiyüzlülük tanımına almıyor bu kadar uzun parantezi rahat ol.

Kocaman masalar etrafında toplaşıp, inanmadığını her şeye aklıselim planlamalar yap. Büyük harflerle uzun uzun aynı cümleler kur. Kimse “aynı hep söylediklerin” diye çıkışmıyor. Çünkü onlarda aynısını yapıyor. Zor değil bunu becermek. Hızlı öğrenirsin azıcık çaba ve bir miktar zekâyla. Bundan sonrası çingene bohçası gibi. Görmek istemediğin kısmı; gerçeklik. O da kör bir kuyunun en dibinde ulaşılamaz bir sonsuzluk artık. Kaç kaçabildiğin kadar. Ama şu var ki değişmeyecek olan ikiyüzlü bir türün mensuplarıyız hepimiz. Ben, sen o ve diğer herkes. Hep kendi derdimizdeyiz. Ölüp bitip ne yapacağımızı bilemez halde. Acı olanı, farkında bile olmayacağız yaş 50’ye gelmeden de.

Ne yazacağımı düşünüyordum. Aklımda da vardı bir şeyler. Elim gitmedi, içimden gelmedi. Her sabah işe ve her akşam eve varmaya çalışırken tüm gecikmelerimden mesul durakta karşılaştım onunla. Annesi az ilerde çevreye duyarlı bir dönüşüm derdindeydi. Yaşını sorunca 6 dedi. Doğru değildi. 3 yaşında oğlum var benim, kurduğu cümleden anlıyorum ki daha minikti. Para istedi yemek alır mısın diye sordu. Annesine bakıyordum. Ben olsam çoktan koşup oğlumu alıp uzaklaşmışken annesi sadece bizi izliyordu. Sorduğum soruları hatırlamıyorum çünkü saçmalıyordum.  Karşımdakini kolaylıkla ikna etmede antrenmanlı ben, bu minik insana iki satır anlamlı laf edemiyordum. Zurnanın son deliğini tutturamıyordum. Fena halde bozuk çalıyordum. Gerçek o, sahte ve zavallı olan bendim. Bundandı teklemem.

Yüzü gözü simsiyah ama teni öyle tatlı bir bebek rengiydi. En temel pedagojik bilgidir konuşuyorsan küçük bir çocukla, kır dizlerini göz göze gel onunla. Öyle yaptım. Simsiyah kocaman ışık dolu gözleriyle karşılaştım. Sanki ona değil Yağız’a bakıyordum.  Dizi repliği gibi değil mi? Yok değil gerçekti hissettiğim. Çok değil 2 saat önce arayıp kendi oğlumun tokluğuna, keyfine, uykusuna emin olmuş teklemeden sormuştum her şeyi. Benimki çok kıymetli de bu minik miydi önemsiz olan? İçinizden geçen vicdan kaslı cevabı da biliyorum.

Ben de herkes gibiyim. Unuttuğum insanlık hobimle yaşayan dünya yerlisi. Düzelecek mi ben yazdım diye saçmalamayın. Ben yazmadım zaten o yazdırdı. Gülerek uzaklaştı. Siz de çok dertlenmeyin az gerinin, su için, geçer!

Suç ve Ceza!

Özcan Altunkaya

Ömrümün kırk birinci sonbaharı da geçip gidiyor. Kırk bir bahar, kırk bir kış ve kırk bir yazdan sonra geri bakınca ortaokul birinci sınıfta astronot olmak istediğimi hatırlıyorum. Sınıfta bunu öğretmene anlatınca herkes gülmüş, benim de astronot olma hayalim utangaç duygularla son bulmuştu. Lise ikinci sınıfta Suç ve Ceza’yı okuyunca çok heyecanlanmıştım “Tamam ben de Dostoyevski gibi yazar olacağım” demiştim. Ders çalışmakla bulaşık-çamaşır yıkamak arasında geçen lise yıllarımda yazdıklarıma şimdi baktığımda nedense çok komik geliyor.

Üniversite tercihimde pek bilinçli olmasam da iletişim fakültesini seçmiş olmamda belki de yazmak isteğim etkili olmuştur. Fakültenin ikinci sınıfında parasız kalınca başvurduğum İzmir Ticaret Gazetesi’ne hemen kabul edildim. Böylelikle gazetecilik hayatım da başlamış oldu. Fena değildi aslında; iyi haberler çıkarıyordum. Gazetelere manşet, dergilere kapak oluyordu haberlerim. İlk haberimin çıktığı Dünya Gazetesi’nin sayısını hala saklıyorum. Tamı tamına 11 yılını verdim gazeteciliğe. Çok sevdim…

Gazete, dergi, televizyon derken, bir eylül ayının 15’inde artık gazeteci değildim. Patron dergiyi kapatmış, ben işsiz kalmıştım.

İşte böyle başladı benim bu PR öyküm. Eşim doğum yapmıştı, oğlum sadece 1,5 aylıktı, üstüne üstlük bir evimiz olsun diyerek binlerce liralık borca girmiştim. Ekonomik krizin Türkiye’yi teğet geçtiği yıllardı! Bu nedenle olsa gerek ne bir gazete de ne bir başka medya kuruluşunda işe girebildim. Soluğu PR sektöründe aldım.

“Üç ay çalışırım, sonra yine gazeteye dönerim” diye başladığım iletişim danışmanlığı işini her üç ayda bir gazeteciliğe geri dönerim nasıl olsa diye düşünerek sürdürdüm. Ama ben gazeteye geri dönemedim, aradan tam 11 yıl geçti.

PR… Çalışma yaşamanın en afili iki harfi. Eğer iletişim fakültesine yeni başlayan bir öğrenciysen, bu iki harf senin için çok önemli olabilir. Çevrene de hava atabilirsin, büyük süksen olur. Çok havalı bir çevrenin olacağını, iyi para kazanacağını, sosyal bir yaşamın olacağını hayal etmen elbette ki çok normal. Levent – Maslak hattındaki yüksek katlı plazalardan ya da boğaz kıyısındaki villalardan çıkan şık giyimli, her zaman gülen PR çalışanlarını gördüğünde, böyle bir kariyeri seçtiğin için kendinle gurur duyabilirsin. Hatta yakın çevrene işini anlatırken, onlar anlamayacaktır, bundan da hafif haz duyabilirsin. Ama dostum, çalışma yaşamının belki de en afili bu iki harfinden kopup gitmen hiç de kolay olmayacaktır…

Söyle şimdi Rodion Raskolnikov! Söyle… Ömrümün 42 kışına girerken suç belli! Peki ya cezası… Lütfen üç aydan fazla olmasın.

Hayat GEZİNCE güzel :)

Dilek Solakay

Evet doğru okudunuz, hayat sevince değil gezince güzel 🙂 bence 🙂

Çocukluğumdan beri neden bilmem hep içimde dünyayı dolaşmak hayali var..

Sanırım doğuştan gelen bir şey bu 🙂

Bebekliğimde ağladığım zaman “hadi biraz dışarı çıkaralım, belki susar” diye bir deneme yapmışlar ve sanırım hala pişmanlar.. Çünkü o gün bu gündür eve girince ağlayan dışarı çıkıp biraz dolaştırılınca susan ve mutlu olan bir çocuğum ben 🙂 evet hala çocuk olabilirim 🙂

Bundan birkaç sene önce, sene 2013. Kendi deyimimle “bitanecik abicim” bir fikir attı ortaya.

“hadi gel sana pasaport çıkartıp yurtdışına gidelim” dedi ve biz kendimizi alakasız bir şekilde Karadeniz turunda bulduk 🙂 iyi ki de öyle yaptık çünkü Karadeniz gerçekten görülesi ve aşık olunası bir yer.

Böyle yavaş yavaş başladı hayalim gerçek olmaya doğru. Tabii ki henüz çok başındayım ama artık umudum var en azından bu hayalimin gerçekleşeceğine dair.

Karadeniz’ de (Safranbolu) doğan biri olarak o bölgeyi gezme fırsatım ancak olabildi ve ilk görüşte birbirimize aşık olduk diyebilirim. Yeşil ve mavinin en güzel, en muhteşem birleşimi bence Karadeniz.

Birkaç fotoğrafla size ve Karadeniz’e el sallıyorum 🙂 Bir sonraki gezimde buluşabilmek dileğiyle.

Sevgiyle kalın 🙂

Kars-Ani Harabeleri

Kars-Ani Harabeleri

Artvin-Şavşat

Artvin- Borçka – Karagöl

Artvin – Borçka-  Karagöl

Paranın bulunuşundan “İnsan”ın bulunuşuna

Göknur Bilirgen Çallı

Şüphesiz ki; teknolojinin muazzam gelişmelere gebe olduğu bir çağda yaşıyoruz.

Milattan önceki zamanlardan günümüze kadar birikerek çoğalan bilgi birikimi, birbirinden benzersiz ve ufuk açıcı gelişmelere doğru yol alıyor. Yaşadığımız gezegen insanlığın çeşitli icatlarına öncülük etti. Bu büyük icatlar, yıkım getirmenin yanı sıra yapıcı etkileriyle de insanlığın ihtiyaçlarına özel cevaplar verdi ve vermeye de devam ediyor.

İnsanın kendini bulma ve kodlama çabaları, paranın bulunmasından itibaren hesaplanamaz bir hızda değişime uğrayarak gelişiyor. İnsanlık kendi elinden çıkan ürünleriyle kendisini tutsaklığa mahkûm ederken, aynı orandaki dengeleyici teknolojik yapılarıyla da kendini farklı boyutlara taşıyor.

Bu farklılaşmanın başında ise bitmek tükenmek bilmeyen teknolojik yenilikler geliyor. Bilimle birlikte ilerleyen teknoloji, belli kavramların üzerinin çizilmesini, bazılarının içinin boşalmasını ve bir takım kavramların da yerine yenilerinin koyulmasını tetikliyor.

Geçmiş zamanlarda insan hayatının daha iyi koşullar altında kendine yabancılaşmasını önlemek üzere geliştirilen sistemler, parçalarından vazgeçerek yeni nesil dönüşümlere öncülük ediyor. İnsan doğasının ve çevresinin korunmasına yönelik fikirler, yerini insan doğasının yeniden kodlanmasına bırakıyor. En sık konuşulan ve ele alınan teoriler arasında insan bilincinin veri olarak bilgisayar sistemi içerisine aktarılması öne çıkıyor. Çoğu insanın bilmediği bu yenidünya dilimizi, etkileşimimizi, yaşam sanatımızı ve iletişim kurma çabalarımızı etkiliyor. Buna ayak uydurmaya çalışan toplum da yabancılaşabiliyor.

Hal böyle olunca da yaşanan gelişmeler sonucunda karmaşık bir hal alan olaylar örgüsünün varacağı sonuçları kestirebilmek pek mümkün gözükmüyor. Ama bu gelişmelerin, insanlığı sistematik süreçlerden çıkarıp benzersiz yok oluş ve varoluşlara sürükleyeceği ise kaçınılmaz sonun başlangıcına ışık tutuyor.