Tarzı yakala

Merve Bilik

2018-2019 Sonbahar-Kış sezonuna geçiş yaptığımız bu dönemde, kombinlemek için heyecanlandığımız trend parçalar ile tanışmaya ne dersin?

Hayvan desenleri yeni sezonda iddialı parçaların başında gelen trendler arasında. Zebra, leopar desenli giysiler ile yaptığın kombinlere aksesuarlar ile destek ver!

Sonbahar Geldi…
Kalıcı aşkların, en güzel şiirlerin, keyifli kombinlerin zamanı!

Sonbahar Yaprakları
Eylül denince ilk akla gelen şey yapraklar… Sonbaharın güzel renkleri, yaprakların doğal şekilleriyle aksesuar kullanmayı sevenler için çeşit imkanı sunuyor.

Hoop Küpeler
Yazın tükeneceğini sandığımız halka küpeler runway’lerde yerlerini koruyor. Üstelik gittikçe boyutları büyüyor. Balenciaga ve Dolce & Gabbana belki de trendin öncüsü oldu. Büyük boy halka küpeler iddialı bir güvene ve eşsiz bir auraya sahip. Mega boyutlu altın ve gümüş bağlantılar, zarif, minimalist kıyafetlerle çekici bir kontrast yaratıyor.


Mega Size
Aksesuarlar gittikçe büyüyor.


Single /Mix&Match Küpeler
En göze çarpanlar arasında sonbahar trendlerinden biri de tekli küpe. Siz hala küpelerinizi çift olarak mı kullanıyorsunuz 🙂 Tek bir küpe, içsel bir rahatlık ve doğuştan gelen bir güven sergiliyor.

Call Me
Aksesuarlarınızla dilediğiniz mesajı verebilir ya da zarifçe ben buradayım diyebilirsiniz.


Bangles
Giyilebilir sanat modası bileklerde… İhtişamlı bileklikler ister tekli ister çoklu kullanımla…

Korkma, Tak!
Her sezon başı podyum trendlerine göz atarken stilimize dair yeni kararlar alıyor, ancak uygulama zamanı geldiğinde çoğumuz kendimizde bu cesareti bulamıyoruz. Hadi, bu kış cesur olalım!

Kışın Vazgeçilmezi Kolyeler
Büyük zincir kolyeler de harika gözükmüyor mu? Balenciaga’nın gerdanlık kolyesi, trendin mükemmel bir örneği.

Keyifle kalın…

Uzay Çöplüğü…

Barlas Çevikus

Dünyanın çevresinde kaderine terk edilmiş insan yapısı cisimlerden oluşan bir çöplük var ve hızla kalabalıklaşıyor.

İnsanoğlunun doğaya zarar verdiği, gelecek nesillere sağlıklı ve yaşanabilir bir dünya bırakmamak için elinden geleni yaptığı hepimizi malumu. Ancak yalnızca yaşadığı doğal çevreyi kirletmekle ve atıklarla doldurmakla kalmıyoruz, aynı zamanda gezegenimizin etrafındaki uzay boşluğunu da bir çöplüğe çevirmekte ustayız. Özellikle yirminci yüzyılın son çeyreğinde dünyanın çeşitli ülkeleri tarafından geliştirilen uzay programları ve bu programlar neticesinde uzaya gönderilen araç ve uydular bu kirlenmenin en büyük nedeni oldu bugüne dek. Dünyayı çevreleyen uzaydaki görevlerini yerine getiren uydu ve araçların bir kısmı dünyaya düşmek ve düşerken de atmosferde yanarak yok olmak yerine, belirli bir yörüngede seyahatlerine devam ediyorlar. Kullanım ömürleri dolmuş olan bu araç ve uyduların yer istasyonlarından kontrolü de mümkün olmadığı için, dünyanın çevresinde oluşan uzay çöplüğü zamanla giderek kalabalıklaşıyor. Eldivenden tutun da tornavidaya kadar çok çeşitli nesnelerden oluşan bu çöplük tabii ki birçok sorunu ve tehdidi de beraberinde getiriyor. Paris’teki Uluslararası Uzay Hukuku Enstitüsü’nün Başkanı Nandasiri Jasentuliyana, halen dünyadan 300-600 km yükseklikteki yörüngelerde seyreden insan yapımı malzemenin %95’inden fazlasının “hurda ve çöp” olduğunu belirtiyordu bundan yaklaşık 10 yıl kadar önce. O günden bu yana durum daha da vahimleşti.

Güneş enerjisinden elektrik üreten ilk uydu olan Vanguard 1, 1958’den beri halen yörüngede. 

2000’lerin ilk yıllarında dünya yörüngelerinde dönen 500’ü faal 2000’in üzerinde uydunun doğurduğu ve giderek kalabalıklaşan uzay çöplüğü için dünya devletleri tarafından acil önlemler alınması gerektiği daha o günlerde söyleniyordu. Bugün dünyanın etrafında 5000’e yakın uydu ve uyduvari cisim dönüp duruyor. Bu sayıya ortalamada her gün bir yenisi ekleniyor. Geleceğin ne getireceğini ise kestirmek mümkün değil.

Uzaya 1957 yılından bu yana casusluk, meteoroloji ve haberleşme amacıyla birçok uydu gönderildi. Tüm bunların yanı sıra çeşitli uzay istasyonları ve uzay laboratuvarları kuruldu. Özellikle ABD ve Rusya tarafından uzaya gönderilen bu araçların yaşam süreleri dolmaya ve işlevleri kaybolmaya başladıkça, uzayda atıl kalmaları ve zaman içinde yörüngelerinden çıkarak dünyaya düşmeleri de kaçınılmaz bir hal almaya başladı. Her ne kadar bu araçların çoğu atmosfere girdikten sonra sürtünme nedeniyle yanarak küçük parçalara ayrılıyor hatta yok oluyor olsalar da, yine de uzayda kalan kimi parçalar uzay çöplüğünün yoğunluğunu artırmaya ve uzay araçları için tehlike teşkil etmeye devam etmekteler. Tüm bunların yanı sıra, uzaya çıkan araçlardan atılan ya da ayrılan parçalar da dünya yörüngesinde dönmeye devam ediyorlar. İşlevi biten ya da görevini tamamlayan bu uydular ya da araçlar, ister istemez kendi kaderlerine terk edilmekteler.

Bugün dünya yörüngesinde sayısı 50 milyon civarına ulaşan nesnenin meydana getirdiği bir çöplüğün oluşmasının önüne geçilemedi. Hemen belirtelim, söz konusu olan bu 50 milyon nesnenin neredeyse %99’unun boyutu bir santimden küçük. Bir santimden küçük nesnelerin uzay araçlarına zarar vermesi ya da dış çeperlerini delmesi ihtimalinin düşük olduğu belirtiliyor, ama 10 santimden büyük nesnelerin de rahatlıkla izlenerek gereken zamanlarda gereken manevraların yapılarak uzay araçlarının tehlikeden uzak tutulabileceği söyleniyor. Asıl tehlikenin orta büyüklükteki nesnelerden kaynaklandığı ifade eden bilim adamları, bu nesnelerin izlenmesinin güç olduğunu ve hiç de azımsanmayacak bir kısmının da uzay araçlarının dış çeperlerine zarar verebilecek kütle ve enerjiye sahip olduğunu belirtiyorlar. Kimisi saatte yaklaşık olarak 30 bin kilometre hızla seyreden bu nesnelerin ne kadar büyük bir enerjiye sahip olduğunu tahmin etmekse pek güç değil.

ABD, uzay istasyonlarına yönelik tehlikeyi, uzaydaki nesneleri gözetim altında bulundurarak azaltmaya çalışıyor. Her ne kadar bu parçaların büyük kısmını izleme imkanı bulunduğu kaydedilse de, yörüngelerden beklenmeyen sapmalar oluşması durumunda anında bilgi akışı her zaman sağlanamayabiliyor. Üstelik, başıboş uzay çöplerinin kimisinin boyutları öylesine küçük ki, sürekli gözetim altında bulundurmak, hatta yerini saptamak mümkün olamayabiliyor.

Uzay kirliliğinin ya da uzayda çöplük oluşmasının son 25-30 yıl içinde gerçekleştiği ifade ediliyor. Hem 1990 yılından bu yana uzaya çeşitli ülkeler tarafından gönderilen nesnelerin sayısının artması, hem de daha eskiden gönderilen uydu ve araçların işlevselliklerini yitirmesi neticesinde uzay çöplüğü gitgide yoğunlaşıyor. Üstelik söz konusu uzay çöpleri yalnızca uzaya yeni giden araçlar için değil, halihazırda uzayda bulunan uydu ve istasyonlar için de önemli tehlike teşkil ediyorlar.

Uzay çöplüğünde ömrünü tamamlamış kaç tane uydu bulunduğu, devletlerin birtakım verileri güvenlik gerekçelerini öne sürerek birbirleriyle paylaşmamaları nedeniyle kesin olarak bilinmiyor. Ancak meteor çarpması, uzaydaki manyetik fırtınalar ya da insan yapısı nesnelerin birbirleriyle çarpışmaları sonucu, uyduların ufak parçalara dağılmış oldukları tahmin ediliyor. Uzay komitesinin 1968 yılında aldığı karara göre, her devlet uzaya yolladığı araçların denetiminden ve geri getirilmesinden sorumlu. Ancak bu kararın şu andaki mevcut teknoloji ile uzay mekikleri dışında uygulanması pek mümkün olmuyor.

Uzaya gönderildiğinin ilk 10 yılında 200’ün üzerinde çöp üreten ve 2001 yılının Mart ayında kontrollü bir şekilde dünyaya düşürülen Sovyet uzay istasyon Mir.

UYDULARIN DÜNYAYA YAŞATTIĞI TEHLİKELER

Uzayda başıboş dolaşan cisimlerin yanı sıra uzaya belirli görevlerle gönderildikten sonra kullanım süreleri dolan uzay araçları ve uzay istasyonları da dünya için kimi zaman önemli tehlikeler haline gelebiliyorlar. Bu noktada söz konusu olan bu araçların yalnızca uzayda yarattıkları kirlilik değil, dünyaya düşmeleri ya da düşme tehlikesi oluşturmaları da insanları dönem dönem endişeye sevk edebiliyor. Örneğin yıllar önce uzaydan dünyaya düşen Skylab uzay laboratuvarının neden olduğu endişe ve telaş halen hafızalardaki yerini koruyor. Uzay laboratuvarının kontrolden çıkma ihtimaliyle birlikte dünyanın hangi bölgesine düşeceği konusundaki belirsizlik, birçok ülkede gözle görülür bir telaş yaratmış ama korkulan olmamış ve Skylab, 1979 yılının Temmuz ayında herhangi bir yaşam alanına zarar vermeden dünyaya düşmüştü. Düşüşü Hint Okyanusu’na yönlendirilen Skylab’in enkazının yalnızca bir kısmı Avustralya’nın ıssız bölgelerine çarpmıştı.

Yine kısa bir süre önce, Rusya’nın emektar uzay istasyonu Mir’in 2001 yılının Mart ayında dünya atmosferine yaptığı intihar dalışıyla ilgili geri sayım sürerken, Japonya’da kabus senaryoları yapılmaya başlanmıştı. Düşürme işlemi sırasında meydana gelebilecek küçük bir hata sonucu 130 tonluk Mir’in Japonya, Yeni Zelanda ya da Avustralya’ya düşebileceği söylentileri, bu bölgede yaşayanları tam anlamıyla paniğe sevk etmişti. Her ne kadar uzmanlar Mir’in hata sonucu Japonya ya da Yeni Zelanda’ya düşme olasılığının binde 1 olduğunu belirtseler de, bölgede yaşayan insanların endişelerini gidermeyi başaramamışlardı. Neticede, daha önce çeşitli kazalar atlatan ve başından bir de yangın geçmiş olan Mir, kontrollü bir düşüşle Pasifik Okyanusu’na gömülmüştü.

Sovyetlerin neden olduğu ilk tehlike Mir değildi. 1978 yılında Sovyet yapımı bir savunma uydusu kontrolden çıkmış ve uydunun radyoaktif çöpleri Kanada buzullarına düşmüştü. Mir’den önce, Salyut 7 uzay aracı da 1991 yılında Arjantin ve Şili sınırındaki And Dağları’na düşmüştü. Tamamen şans eseri, bu olay can ve mal kaybına yol açmamıştı.

Rus uzay istasyonu Mir’in düşüşünden sonra uzmanlar, dünyamızın yörüngesinde bulanan ve her geçen gün çok daha ciddi tehlike arz eden uzay çöplüğünü nasıl yok edeceklerini düşünmeye ciddi bir şekilde başladılar. Çünkü dünya çevresinde bulunan uzay çöplüğünden her gün değişik boyutlarda parçalar dünyaya düşüyor, ancak bunu kimse fark etmiyor. Uzay çöplerinin %40’ı atmosfere girdikten sonra sürtünmeden oluşan aşırı ısınma yüzünden eriyerek imha oluyor. Ancak sürtünmeye dayanıklı metallerden yapılan roket yakıt depoları ve ateşleme sistemleri atmosferde çok da fazla zarar görmeden dünyaya düşüyorlar. Nitekim 2000 yılında Güney Amerika’ya bir otomobil büyüklüğünde bir roket yakıt deposu düşmüştü. ABD’nin Oklahoma eyaletinin Tulsa kentinde ise bir kadının omzuna tabak büyüklüğünde Delta-2 roketine ait bir metal parça isabet ettiğini belki hatırlayanlarınız olacaktır.

Jeosenkron (GEO – geosynchronous) yörüngede bulunan uzay çöpleri. 35.788 kilometre yükseklikteki bu yörüngede bulunan cisimler yeryüzü ile aynı hızla döndüklerinden turlarını 24 saatte tamamlar ve bu nedenle de dünyadan izlendiklerinde yere sabit konumda görünürler. Kuzey Yarımküre’nin üzerindeki kalabalık genellikle Rus cisimlerinden oluşmaktadır.

UZAY ÇÖPLERİ HAKKINDA KÜÇÜK NOTLAR

  • Halen yörüngede olan en eski uzay enkazı (ya da uzay çöpü) tarihteki dördüncü ve Amerikan’ın ikinci uydusu olan, 17 Mart 1958 yılında uzaya gönderilmiş bulunan Vanguard I uydusudur. Bu uydunun uzaya gönderilmesinden yalnızca 6 yıl sonra dünyayla iletişiminin kesildiğini ve bütünüyle kumanda edilemez halde olduğunu da belirtelim.
  • 1965 yılında gerçekleştirilen ilk Amerikan uzay yürüyüşü sırasında Gemini IV astronotu Edward White bir eldivenini kaybetti. Eldiven bir ay boyunca saatte 28.000 kilometrelik bir hızla yörüngede kaldı ve tarihin en tehlikeli giysisi olarak anılmaya başlandı.
  • Mir uzay istasyonu uzaya gönderildiğinin ilk 10 yılında 200’ün üzerinde uzay çöpü üretmiştir ve bunların büyük çoğunluğu da çöp torbasıdır.
  • Bir uzay aracının imha edilmesi neticesinde yaratılan en çok sayıda uzay çöpü, 1994 yılında ateşlenen Pegasus roketinin üst kademesinin patlatılması sırasında ortaya çıkmıştır. 1996 yılındaki patlama 4 milimetreden büyük 300.000 parçadan oluşan bir bulut üretmiştir ve bunların yaklaşık 700 tanesi diğer uzay cisimleri için tehlikeli olabilecek büyüklüktedir.

Post-truth: Gerçeklik sonrası ya da gerçek ötesi!

2016 yılında Oxford Dictionaries tarafından yılın sözcüğü seçilen “post-truth” aslında neden bu kadar popüler oldu?

“Nesnel hakikatlerin belirli bir konu üzerinde kamuoyunu belirlemede duygulardan ve kişisel kanaatlerden daha az etkili olması durumu” olması olarak tanımlanan kavram, gerçekliğin tarihin her döneminde manipüle edilen doğasını bir kez daha ortaya çıkardı.

Neredeyse her kavramın önüne gelmeye başlayan “post” ekinin anlattığı; aslında kavramların ait oldukları yapıdan çıkarak, adeta Derridacı “post”modernist teknikle “yeni bir yapı” haline gelmesidir. Dekonstrüksiyon kavramı ile sıkı bir bağlantı içerisinde olan “post”, anarşik yapısı itibariyle anlamın üretilmesi süreçlerindeki dengesizliği ve boşlukları da göz önüne seriyor.

Nesnel gerçeklik ile kopuş yaşayan “modern” insan fenomeninin geçmişi düşünüldüğü kadar kısa değil, sosyolojik karanlık dönemini Rönesans, dinsel karanlık evresini ise Reform ile aydınlatan Avrupa özelinde düşünüldüğünde, kanıtlanmış nesnel gerçekliklerin geç de olsa günlük hayatta kendilerine yer bulmaya başladığını görebiliriz.

18 ve 19. yüzyıllarda üretim biçimlerini değiştiren buharlı makinelerin makineleşmiş endüstriyi ortaya çıkarması ile bilim ve teknik gündelik hayatta kendine sağlam bir yer edinmiş, ortaçağın köhnemiş zihniyetinin engel olduğu metafizik düşünce de özellikle Kıta Avrupası özelinde tarihin tozlu raflarına kalkmıştır.

Nesnel gerçekliğin bilim ve tekniğe paralel olarak kabul görmeye başlaması, bazı metafizik kişisel önyargılar, ön kabuller gibi uhrevi yaklaşımlara karşı matematiksel kanıtları da arkasına alarak “gerçek” olgusunu sahiplendi.

Bilimsel bir eksende temellenip güçlenmesi beklenen “nesnellik” olgusu, yumuşak bir kırılımla yerini kişisel ön yargıların ve hazır reçetelerin aldığı, tamamen kişiye özgü bir gerçeklik algısına bırakmaya başladı.

Medya, halkla ilişkiler gibi sektörler, Körfez Savaşı dönemine uzanan bir geçmişe sahip olan post-truth kavramına hiç de yabancı değil. Hiçbir nesnel kanıta dayanmayan “petrol içinde yüzen karabataklar” gibi kurmaca bir gerçeklik olgusu yaratmanın temellerini atılmasıyla cümle içinde kullanılmaya başlanan post-truth, nihayetinde 2016 yılında Oxford Dictionaries tarafından yılın sözcüğü seçildi.

Sosyal medyanın kullanım sıklığı ve yaygınlığının artmaya başlaması, her sosyal medya kullanıcısını siyasal analiz uzmanı, nefes terapisti, yaşam koçu ve komedyen yaptı. Hazır kimlikler üzerine şekillen yeni tip “sosyal medya vatandaşı prototipi” aslında post-truth kavramının ete kemiğe bürünmüş halini yarattı.

Sosyolojik evrimini tamamlayan post-truth, politik olarak da “post-truth politics” olarak adlandırılan konjonktürel siyaset yapısı içinde kendine yer buldu. Herhangi bir veriye dayanmayan, söylemini tamamen manipülasyon üzerine kuran Hitler’in post-truth politics’i ilk uygulayanlardan biri olduğunu düşünmek hiç de yanlış olmaz. Propaganda bakanı Goebbels aracılığıyla kitle iletişim araçlarını ilk keşfeden manipülatör olan Hitler’in, gerçeğin önce içini açıp sonra gerçek içine doldurduğu halüsinatif olguların dünya siyasetinde yeni bir yol açtığı açık.

Post-truth tarafından sarmalanan sosyolojik yapının en büyük özelliği kendi gerçeklik anlayışına uymayan her görüş ve her yaklaşımı koşulsuz şartsız inkar ederek aslında karşıt görüşün hiç de öyle olmadığını, o görüşe inananların da aslında “o görüşü tamamen anlayamadıkları için” o görüş etrafında birleştiklerini iddia etmektir. “Aslında o konu öyle değil”, “O olayın altında başka bir iş var”… gibi komplo teorileri etrafında şekillenen post-truth’un politikada elde ettiği başarıyı tartışmanın anlamsız olduğu açık.

“Ya bendensin ya da öteki” mottosuna giden yoldaki “fanatizm” ile derin benzerlikler gösteren post-truth kavramının neden olduğu bilgi kirliliği ve uzun vadede yaratacağı toplumsal kutuplaşmalar önümüzdeki döneme damgasını vurmaya hazır.

Cihan Kardeşler

Çalışan kadının evlilik ile imtihanı

Her şey yerli yerinde ve kendi içinde belli bir rutinde sürüklenip giderken bir anda hayatınızın aşkı ile karşılaşıyorsunuz ve kurduğunuz tüm düzen tepetaklak oluyor! Hiç ummadığı bir zamanda aldığı evlilik teklifi bir kadını nasıl hem havalara uçurabilir hem de tepetaklak edebilir hâlâ anlamış değilim.

Kendimi bildim bileli çalışan ve kendi ayakları üzerinde duran bir kadın olarak iş hayatında günlük, haftalık, aylık hatta yıllık planlar yapan ben, kendi geleceğim ile ilgili hiçbir şey planlamadığımı fark ettiğimde çanlar benim için çoktan çalmaya başlamıştı bile. Evlilik zor zanaat diye boşuna dememiş büyüklerimiz. Evlenme döneminde bocaladığım kadar herhalde hayatımın başka hiçbir döneminde bocalamadım.

Hiçbir zaman gelinlik modeli, koltuk takımı, küçük ev aletleri ya da bulaşık makinesi bakmayan ve 30 yaşına kadar tüm yatırımını topuklu ayakkabılara, çantalara ve kıyafetlere yapan ben, bir anda kendimi nereden başlayacağımı bilmez halde koca bir curcunanın içerisinde buldum.

Yıllarca tencere, tabak çanak, nevresim takımı al diyen yakınlarıma bıyık altından güldüğüm için çok çok özür dilerim. Evet haksız sayılmazlardı, çalışan bir kadın olarak evlenmeye çalışmak yeterince zor bir şeydi ve bu çeyiz olaylarına ne kadar erken başlanırsa o kadar iyiydi.

Çalışan kadın için iş hayatının yoğun temposu evlilik hazırlıkları için gereken enerjiyi, zamanı ve sabrı alıp götürüyor. Herhangi bir AVM’ye ya da çarşıya gidip saatlerce gezmek, ürünleri deneyimlemek ve dokunarak bir şeyleri satın almak büyük bir lüks bence. Zaten alışkın olmayan bir bünyeden de bir anda domestik hareketler beklememek gerekiyor.

Sanal bir dünyada çeyiz düzme fikri riskli ama çok daha pratik geldi. İlk başlarda eğilimlerimi değiştirmek epey zor oldu tabii. Tencere seti almak için girdiğim sitede nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde kendimi motorum için sissy bar bakarken ya da ikinci el otomobil bakarken buluyordum. Ya da daha önce hiç girmediğim “Evlilik listem” başlığı altında çatal bıçak seti bakarken ya içim geçiyordu ya da “öf bunların hepsi aynı ya” diyerek sıkılıp sayfayı kapatıyordum. Sepetim hiç olmadığı kadar benimle alakasız, neden bu kadar pahalı olduğuna anlam veremediğim bir sürü ıvır zıvır ürünlerle dolmuştu.

İlk zamanlar çok zorlanmıştım. İtiraf etmeliyim ki kendi düğünümü organize etmektense basın toplantısı organize etmeyi tercih ederim. Sonrasında yavaş yavaş kendi içinde bir sistem oluşturdum, ana başlıklarımı belirledim: beyaz eşya, ankastre, elektrikli ev aletleri, aydınlatma, banyo ve mutfak, mobilya ve dekorasyon derken yüklü bir kredi kartı ekstresi ile birlikte neredeyse hazırım! Nikahıma yaklaşık 1 ay kaldı ve ben bütün evimi online düzdüm! Bu süreçte beni alttan alan, iniş çıkışlarıma tahammül eden ve evimizin her köşesinde emeği olan sevgilime de ayrıca teşekkür etmem lazım. Benim gibi bir kadınla başa çıkabildiği için muhtemelen cennetlik olmuştur J Tabii seçimlerimde beni doğru yönlendiren, minik kamuoyu araştırmalarıma maruz kalan ve bana destek olan tüm ofis arkadaşlarımı da unutmamam gerekiyor.

Bu arada bu süreçte hep e-ticaret ile ilgilenen müşterilerim için hazırladığımız infografikler gözümün önünde beliriyor, araştırma ve anket sonuçlarını düşünüp gülümsüyorum kendi kendime. TÜİK’in Hanehalkı Bilişim Teknolojileri Kullanım Araştırması’na göre 2016’da 5 milyon 100 bin olan kadın sanal alışveriş müşterisi, 2017 yılında 6 milyon 300 bine yükselmiş. Nasıl yükselmesin ki? Ankastre setinden beyaz eşyasına, nevresim takımından kapı paspasına, salon için metal ahşap sarkıttan halısına, çamaşır ipinden ütü masasına kadar her şeyini online olarak satın alan ben bu araştırmanın ortalamasını yükselten kadınlardan biriyim!

Başak Tanses

İş hayatında kadın ve anne olmak

Selam,

Ben yeni bloğumuzun, eski uzun soluklu çalışanı Duygu Derun 🙂 Artık sık sık güncel, ilgimi çeken konularla birlikte olacağız. İlk yazım, mesleğimizin de anası olan bizi yani “kadınları” kapsıyor.

Cinsiyetler arası eşitsizlik sorunu tarihin en eski problemlerinden biri olmakla beraber sorunun çözümü de günümüzde bir o kadar zor ve karmaşık bir hal almaya başladı. Son derece geniş bir yelpaze içinde konuyu özelleştirmem gerekirse benim ilgimi çeken nokta, çalışan annelerin doğum sonrası işe dönüşü. Türkiye Kadın Girişimciler Derneği (KAGİDER) tarafından yapılan ve bu konuya odaklanan araştırma da birçok çarpıcı veriyi gözler önüne seriyor. Bu aslında beni de kapsayan bir süreç. Ben de 9 aylık bir aranın ardından tekrar işe dönmüş bulunmaktayım. Gelelim raporun ana başlıklarına.

Araştırma kadınların %40’ının doğum sonrası işi bıraktığını gösteriyor. Kadınların işi bırakmalarındaki temel motivasyonları ise çocuklarına kendilerinin bakmak istemesi. Aynı zamanda günümüzde iyi bir bakıcı bulamamak ve güven sorununun da işe dönememekte büyük etkisi olduğu düşünülmekte. Devletin anneyi çalışmaya teşvik edici koşullarının olmadığı (örneğin doğum izni artırılması, süt izninin uzatılması vb.) gibi konuların da altı çizilmiş.*

Kadın olmanın bu ülkede doğurduğu sonuçlar bir o kadar zorken, kuşkusuz anne olmak kadının hayatta sahip olduğu en önemli, aynı zamanda hayatının en karmaşık rollerinden biri. Dolayısıyla bu rol kadının hayatına girdiği andan itibaren, her şeyin önüne geçiyor. Bir yandan yeni doğan bebekle bağ kurmaya çalışmak, bir yandan da halihazırda mevcut sorumlulukları sürdürme mücadelesi kadınlar için zor olmasına rağmen onlara kendilerini güçlü ve özel hissettiriyor.

Aynı araştırmaya göre, işe dönmüş annelerin %84’ü işinin getirdiği sosyal statü sayesinde kendini daha güçlü hissettiğini söylerken, işe dönmemiş annelerin %72’si çalıştığı dönemde kendini daha değerli hissettiğini belirtmiş. Rapordaki daha da çarpıcı olan bir başka bulgu ise, anne-babaların, annesi çalışan çocukların okula gitme motivasyonunun çok daha yüksek olduğunu belirtmeleri. Hem anne hem de babaların gözünde, çalışan annelerin çocukları kendi ayakları üzerinde durmayı erken yaşta öğrenen, kendine yeten, okula gitmeye daha hevesli bireyler olarak görülmekteler.*

Raporu genel olarak değerlendirmeden önce raporun hazırlanmasında esas alınan kriterlerden de bahsetmek gerekli, öncelikle rapora getirilebilecek eleştirilerin başında geniş tabanlı bir görüşme grubunu kapsamadığı gelebilir. Çünkü rapor için görüşme yapılan anne ve babaların tamamı lise ve üzeri okullardan mezun “beyaz yakalılardan” oluşmakta. Bu sebeple de rapor, toplumsal cinsiyet konusundaki derin ayrılıkları barındıran, yoğun bir şekilde ataerkil yapının izlerinin görüldüğü sosyal yapıya dahil kişilerin yaklaşımlarını yansıtmaktan maalesef ki oldukça uzak, fakat diğer yandan raporun bu gibi bir yaklaşımı yansıtma derdi olduğunu da düşünmüyorum.
Toplumsal cinsiyet konusunda açık bir şekilde ataerkil bir yapıya dayanan bir ülke olduğumuz konusunda sanırım genel bir görüş birliğine sahip olabiliriz. Kültürel yapının her noktasına kadar saplanmış deyimler, atasözleri, argo vb. sosyolojik göstergeler de zaten bunun en güzel kanıtı.

Neredeyse saat başı yaşanan kadına karşı şiddet haberleri artık her konuda olduğu gibi sıradanlaşırken kötülüğün sıradanlığı uyuşturucu etkisini göstererek ekran karşısına geçen herkesi tek boyutlu insanlığa, yani hedonizmin kollarına teslim etmiş gibi.
Cinsiyetler arası eşitsizlik gibi çağdışı bir sorunu hala tartışıyor olmak elbette ki pek de iç açıcı değil ama çözüme giden yollar uzun ve zorluklarla dolu olsa da, yolun sonunda çözüm varsa yürümeye değer.

*Kagider Danone Çalışan Annelerin İşe Dönüşü Araştırması
http://www.kagider.org/docs/default-source/kagider-raporlar/kagider-danone–%C3%A7al%C4%B1%C5%9Fan-annelerin-i%C5%9Fe-d%C3%B6n%C3%BC%C5%9F%C3%BC–ara%C5%9Ft%C4%B1rma-sonu%C3%A7lar%C4%B1.pdf?sfvrsn=2 

Contactplus’tan merhaba: Hadi tanışalım!

Hello World.

Contactplus’ın kendine ait bir blog açmasının vakti çoktan gelmişti. İşte ilk yazımızla karşınızdayız. Bundan sonra, ekibimizdeki herkes kendi dilediği konuda yazarak bu blogu besleyecek. Ben Gülin Rahvancı, açılışı yapma şerefine nail oldum ve başlangıç olarak gelecekte yazılarını okuyacağınız kişileri kısaca tanıtma kararı aldım. Buradaki tüm özellikler şahsımın gözlemleriyle oluşturuldu. 4 seneyi aşkın süredir Contactplus ailesi içinde yer alan bir metin yazarı olarak, bu hakkı kendimde görüyorum 🙂

Yıl 2018. Aylardan Ocak. İşte an itibariyle bizler…

Orkide Gökhan: Halkla ilişkiler dünyasının kızıl kraliçesi. En beklenmeyen zamanda tek bir lafıyla olayların seyrini değiştirebilen. Şaşırtıcı ve her daim rengarenk. Öfkesiyle korku, anlayışıyla güven veren cinsten. Patron.

Barlas Çevikus: Analitik zekanın sesi, pratik insan, problem çözücü, hoca. Kırık bacağıyla sahneye çıkacak kadar müzik aşığı, Işığın Yansıması basçısı. Patron yarısı.

Serbülent Aksayar: Lord gibi adam dedikleri cinsten. Kreatif ekibin Kaptan’ı. Efsaneler onun geceleri Süpermen kılığına bürünüp kalbi kırık metin yazarlarına umut ve adalet dağıttığını söyler. Kelimelerin ustası, yazarlığın şahikası.

Melis Saraçoğlu: Müşteri İlişkileri Koordinatörü ancak, kendisi unvanlar üstü bir pozisyonda. Yetki ve sorumluluk çerçevesi bir sadrazamınkiyle yarışır. Yöneticilerin hası. Uzlaşmacı. Yaratıcı.

Özcan Altunkaya: Umudunu yitirmeyenlerden. Sivil topluma, siyasete karışmaktan çekinmeyenlerden. Deneyimli koordinatör; vurucu başlıkların, net çözümlemelerin insanı.

Seda Gür: Beğeni çıtası bulutlarla yarışan, çalışkanlıkta arıları kıskandıran, gecesi gündüzü belli olmayan, Eskişehir’de 10 sene yaşayıp sıcak kalmayı başarmış, usta metin yazarı.

Burcu Ergin: Diksiyon ustası, eski ekran yüzü. Mutlak zarafet ile semt çocukluğu arasında salınan, eklektik bir karakter. Kedilerin yılmaz savunucusu. E-ticaret bağımlısı.

Mahinur Okutan: Zeka, iyi bir kalp ve güzelliğin mükemmel kombinasyonu. Medyanın dört köşesini avucunun içi gibi bilen bir tecrübe. Kompleks işlerin kadını, klas sahibi, başlı başına bir ekol.

Başak Tanses: Sınır tanımaz PR’cılar adlı bir organizasyon kurulacak olsa, asil üyesi olur. Olmaz denileni olduran, kıvrak zeka ve faydalı hırsın vücut bulmuş hali. Motorcu, özünde marjinal.

Sevilay Çoban: Gazeteciliğin gen haritasını çıkartmış, her seviyeden basın çalışanının dilini ana dili gibi konuşabilen bir uzman. Detaycı, düzenli, harbi. Tabiat aşığı. İzmirli.

Diğdem Oğuz: Crème de la crème… Her zaman daha iyisini arayan, hayatının her noktası şık ve zarif olsun isteyen, kabalığa pabuç bırakmayan, işinin ehli, medyanın kurdu.

Merve Bilik: Doğuştan fenomen. Magazin ana dili. Hayatı bir diva tadında yaşayan, şovbizi çözmüş, havalar nasıl olursa olsun kendi havasıyla her ortama tazelik katabilecek nadir bir doğa olayı.

Onur Koçaslan: Kendinden emin duruşu ve tecrübesiyle yol gösterici. Gündemin detaylarına vakıf, mütevazılığı olgunluğundan gelen, adam gibi adam. Gerçek bir klasik.

Göknur Bilirgen: En karmaşık, en zorlayıcı müşterilerin kimyasını şıp diye çözen bir iletişimci, planlama dehası, her daim mütevazı. İçinin capcanlı olduğu söylenegelen bir kara kuru.

Duygu Derun: Sofistike işlerin kadını. Stiliyle değme ikonlara taş çıkartır. Basın dünyasının dört bir köşesinde kuşları var; gelişmelerden ilk onun haberi olur. Sakin güç. İncelikli bir ruh.

Suzi Gülerşen: Müşteri ilişkileri ekibinin olmazsa olmazı. Hassas dengelerin koruyucusu, anlayışlı, sabırlı, sakin ve tutarlı. Gülümsemesi ve nezaketiyle iç ferahlatıcı. Ayıt edici özelliği: Gusto sahibi

Dilek Keçeci: Contactplus’ın turnusol kağıdı: Ortada bir sorun varsa, onun yüzüne ve tepkilerine bakarak anlayabilirsiniz. Bir işi hakkıyla yapmanın verdiği özgüven ve dinginliğe sahip, kedi sever kişi.

Duygu Acar: Şartlar onun birkaç gün içinde ortama adapte olmasını zorunlu kıldı. Yaratıcı projelerin, nefes aldıran etkinliklerin, süper hızlı sunumların insanı.

Elif Gülenç: Contactplus’a gelenlerin ilk karşılaştığı yüz. Mesafeli, kendine has, sabır küpü. Hayatının 10 yılından fazlasını Contactplus’a vermiş, dışı sert, içi tatlı Karadeniz kızı.

Merve Aysal: Contactplus’ın kasası. Herkesin kafasının ermediği finansal işlerin halledicisi. Hayati soruların muhatabı: Merve, ticket’lar yattı mı?

Dilek Solakay: Fatura, avans, masraf, her türlü evrakın jonglörü. İflah olmaz bir gezgin. Ebedi gençlik iksirini keşfettiği halde, yalnızca kendine saklıyor.

Yılmaz Polat: İstanbul beyefendisi tanımının ilk kez onu görenler tarafından ortaya atıldığı söylenir. Kibarlığıyla kalpleri saniyesinde fetheder, bir bakışıyla ağırlığını hissettirir. Contactplus’ın Joker kartı, İngiliz anahtarı, sağ kolu.

Gülizar Tozlu: Ofiste yokluğu en çok hissedilen insan. Sıcacık çayların kahramanı, stresli çalışanların koruyucusu, adeta bir Hafize Ana. Günde 2’şer litre su içiyorsak, onun sayesinde.

Yeni internet sitemiz yayında

Uzun yıllardır bizimle olan eski İnternet sitemize o kadar alışmıştık ki vedalaşmamız çok güç oldu. Hizmetlerinden dolayı kendisine teşekkür ederken, yeni İnternet sitemizi büyük bir coşkuyla alkış yağmuruna tutuyoruz. Hoş geldin yeni site, güle güle eski site.

Hayır ağlamıyorum, gözüme teknoloji kaçtı.