Tangonun yavru vatanı İstanbul

Beliz Kudat

Tangonun yolculuğu Arjantin’de başlamış, dünyanın pek çok köşesine oradan yayılmış olabilir. Ama bu dansın serpilip geliştiği, kalabalık kitleler tarafından sevgiyle kucaklanıp özümsendiği ikinci bir adres arıyorsanız tam yerinde, yani İstanbul’dasınız. İstanbul için Avrasya’nın tango başkenti demek hiç de yanlış olmaz. Hatta iddiayı biraz daha ileri götürerek, “Buenos Aires tangonun anavatanıysa, yavru vatanı İstanbul’dur” dersek abartmış olmayız.

Söylediklerine göre İstanbulluların tango sevdası, tangonun dünyaya yayıldığı ve “Sevdim bir genç kadını” gibi yerli tango şarkılarımızın gramofonlardan yükseldiği 1920’li yıllara kadar dayanıyor. Ancak tangoyu bir dans disiplini olarak öğrenmemiz, gerçek anlamda dans etmeye başlamamız hepi topu 20-25 yıllık bir maziye sahip.

Ancak tangoya bir başlayıp pir başlayan İstanbullular 1990’ların başından itibaren bu işe öyle merak sarmışlar, öyle önem vermişler ki, şehrin her köşesi irili ufaklı tango okulları, dans stüdyoları ile dolmuş. Zaman içerisinde Türkiye’den dünya çapında ismini duyuran tango dansçıları ve eğitmenler yetişmiş. Bugün İstanbul’un iki yakasında da onlarca tango dans stüdyosu ve eğitmeni, yüzlerce kişiye ders vermeye devam ediyor. İstanbul’da her gece, hem Avrupa hem de Anadolu yakasında, neredeyse binlerce kişinin müdavimi haline geldiği en az iki farklı yerde milongalar, yani tango dans geceleri düzenleniyor.

Kısacası “bu akşam nerede tango yapabilirim” diye düşünürseniz, her akşam mutlaka birden fazla seçenek arasından seçim yapabilir, bir yandan dans ederken diğer yandan içkinizi yudumlayacağınız çok şık mekanları ziyaret edebilirsiniz.

İstanbul’da, tango sevdalılarının gidebileceği milongaların yanı sıra bir de yıl boyunca geleneksel olarak düzenlenen 2-3 ayrı tango festivali var. Festivallere ilaveten iki üç günlük mini maratonlar da düzenleniyor. Festivaller yılın belli dönemlerinde yaklaşık bir hafta kadar sürüyor ve şehrin gözde otellerinin balo salonları hem Türk hem de yabancı tangocular tarafından tıka basa doluyor. Bu organizasyonlara Avrupa’dan çok sayıda tangocu geldiği gibi Arjantin’den dahi dans etmeye gelenler oluyor.

Tango festivalleri ya da mini maratonlar için genellikle Deniz Müzesi, eski Gar Gazinosu, tarihi Pera Palas Oteli gibi orijinal mekanlar seçildiğinden ziyaretçiler hem tangonun hem de İstanbul’un büyüsüne kapılarak dans ediyorlar. Organizasyonlar için dünya çapında tango dansçıları -ki biz onlara maestro’lar, yani ustalar diyoruz- İstanbul’a gelerek hem atölyeler veriyor hem de gösteriler yapıyorlar.

Dünyada Arjantin’den sonra en fazla sayıda tango etkinliği İstanbul’da düzenleniyor. Bunun bir uzantısı olarak dünyanın her köşesine ihracat yapan çok iyi tango ayakkabısı/kıyafetleri üreten markalarımız var. Dolayısıyla İstanbul tangonun yavru vatanı derken işkembe-i kübradan atmıyoruz. Öyle ki, tangoya gönül vermiş herkesin hayalinde İstanbul’daki festival ya da milongalarda bir kez olsun dans edebilmek yatıyor.

Olur da Avrupa’da ya da dünyanın farklı bir yerinde milongaya gider, tanıştığınız kişilere “İstanbul’dan geliyorum” derseniz, herkes sizinle dans edebilmek için sıraya giriyor. Tabi burada ülkemizin genç bir nüfusa sahip olması ve İstanbullu tangocuların dünyadakilere göre daha genç ve dinamik olmalarının da etkisi var. Tangonun ustaları veya Arjantinli tangocular, Türklerin müzikalitelerinin çok iyi olduğunu özellikle söylüyorlar. Kısacası tango artık, İstanbulumuzla övünmek için haklı ve yeni bir neden. Eğer sosyalleşmek ve hareket etmek istiyor, dans etmeye nereden başlayacağınızı düşünüyorsanız, tangonun büyülü dünyasına İstanbul’dan giriş yapabilirsiniz.

Nostaljik bir iletişim yöntemi: Kartpostal

Zeynep Mengi Öztel

E-posta ve Whatsapp’ın sık kullanıldığı şu dönemde konu iletişim olunca kartpostal son sıralarda kalıyor.  Hatta günümüzde iletişim için de kullanılmıyor. Fakat hâlâ bu geleneği sürdürenler var. Hem de yaşları öyle 70-80 değil! Kartpostalı seçip arkasına en güzel yazısıyla cümlelerini döküp biraz da stickerlarla, bantlarla süsleyip pul yapıştırmaktan mutluluk duyan insanlar var. Üstelik bu insanlardan 3’ü bu çatının altında 🙂

Postcrossing, tüm dünyaya kart göndermenizi ve farklı ülkelerden kart almanızı sağlayan bir web sitesi. Türkiye’den yaklaşık 11 bin üyeleri var. yine sadece Türkiye’den bugüne kadar Postcrossing üzerinden gönderilen kartpostal sayısı yaklaşık 290 bin. Sistem basit. Siteye üye oluyorsunuz. Ardından size 5 adreslik hak veriliyor. Adres seç dediğinizde sistem size rastgele bir adres veriyor. Adresle beraber kartı göndereceğiniz kişinin profil sayfasına da ulaşıyorsunuz. Üyeler genelde profil sayfalarına ne tür kartlardan hoşlandıklarını, hobilerini ve kendileri hakkında bilgileri yazıyor. Vaktiniz ve hevesiniz varsa, beğendiği türde kart arıyorsunuz göndermek için. Her ne kadar uzun uzun liste yapanlar da olsa, sonuna her türlü kart kabuldür diye de ekliyorlar. Kırtasiyelerde hâlâ kart satılıyor. Instagram’da ve online ortamda da çok çeşitli kartlar bulmak mümkün. Hiç olmadı, PTT şubelerinde ücretsiz kartlar da var.

Yemek tarifi de yazılabilir, en sevdiğiniz söz de

Kart tamam diyelim, peki ne yazacaksınız? Doğaçlama gidemiyorsanız sitede birkaç fikir verilmiş. Günlük hayatta neler yaptığından favori yemeğinin tarifine, kartın üzerinde her ne varsa açıklamadan ülke gündemindeki herhangi bir olaya kadar çeşitli şeyler olabilir. Veya kart göndereceğiniz kişi de tavsiyede bulunabiliyor. Mesela, bana sevdiğin bir sözü yaz diyebiliyor. Bazıları o günkü hava durumunu anlatan bir simge çizilmesini istiyor.

Kart da yazıldı. Şimdi sıra süslemede. Bu kısım opsiyonel. Sadece yazıp gönderilebilir de. Süslemek isteyenler için kırtasiyelerde çeşitli bantlar var. Üzerinde türlü türlü desenler. Ya da stickerlar. (Nazar boncuklu olanlar yabancıların favorisi) Bunları kartpostalın boş yerlerine yapıştırıyorsunuz.

Sıra pulda. Pul önemli. PTT’ye gidip kartı verdiğinizde makineden geçip damga basabiliyor ama pulla işi biraz daha kişiselleştirebiliyorsunuz. Filateli sitesinde çok çeşitli pullar var. Anadolu yemekleri serisinden önemli kişilere, bayramlardan kulelere kadar onlarca pul! PTT şubelerinin hepsinde pul olmadığı için filateliden online pul alınabiliyor.

Yurtdışına gönderim 4 TL

Şu sıralar yurtdışına kartpostal gönderimi 4 tl. Yani 4 liralık pul yapıştırmak gerekiyor. Üzerlerinde değeri zaten yazıyor. Ülke farkı olmaksızın her yere 4 tl. Varyasyonlar size kalmış. İsterseniz 1 adet 4 liralık pul yapıştırın isterseniz 4 tane 1 liralık. İsterseniz 2 tane 2 liralık… Kullanıcılar genelde zarf sevmiyor. Direkt kartpostalın üzerine adresi yazıp pulu yapıştırıp gönderiyoruz.

Dikkat edilmesi gereken son noktaya geldik: Kod numarası. Adres istediğinizde size bir de TR ile başlayan kod gönderiliyor. Bunu kartın 1-2 yerine yazmak önemli. Böylece kartınız gittiğinde alıcı sisteme bu kodu giriyor ve kart gönderiminiz resmileşiyor. Kartınız ulaşıp alıcı sisteme kodu girdiğinde yeni bir adres isteme hakkınız oluyor.

Pekiiii diyelim ki Finlandiya’dan kart istiyorsunuz. Oradan birine çıkmayı beklemeden ‘direct swap’ denen takas yöntemine gidebilirsiniz. Postcrossing forumlarında karşılıklı kart göndermeye açık olduğunu belirten insanları bulup kartlaşabilirsiniz.

Buluşmalar düzenleniyor

Ben oturduğum yerden kart gönderip almakla yetinmek istemiyorum, benim gibi kartpostalla ilgilenenlerle buluşmak da istiyorum diyorsanız, Postcrossing Türkiye Facebook sayfasında buluşmalar da düzenleniyor. Kartlarını bantlarını alıp gelenler hem takas yapıyor hem de diğer Postcrossingcilerle tanışmış oluyor. Bu grubun bir diğer güzel yanı ise, zaman zaman çocuklara toplu olarak kartpostal göndermeleri. Bu herhangi bir köy okulunun sınıfı veya lösemili çocuklar olabiliyor.

Posta kutusunda fatura ve broşür dışında bir şeyler görmek isteyenleri Postcrossing’e bekliyoruz. 🙂

 

Haklısın Ruhi ve fakat işler bildiğin gibi değil!

Dilek Keçeci

En büyük travması üzerine kurar insan hayatını. Çok sonra fark eder, uzun menzil olmak istemediğine koştuğunu. Kırıla büküle büyür zira işin doğası, kaçınılmazdır bu. İdealler, umutla beklenenler, az daha durup sabredilenler… Gelecek menşeli bir dünya içindir. Okul okumak, koca kitapları hatmetmek, iyi insanın en ideali olmak, doğru adamı-kadını bulmak, başarılı işler yapmak, yuva kurmak, çocuk doğurmak. Doğurduğunu idealize etmek. Tüm bunlar hep kendi fanusunu steril tutmak içindir. Bunu yaptıktan sonra başlar başkalarının eksiklerini halletmek için çaba harcamaya gönüllü olmak. Yüksek sesli eşitlik isyanları çıkartmak. Büyük puntolarla yazılar yazıp, aslında öyle değil böyle olmalıdır tiratları atmak.

Ama sonra başka şeyler girer ihtiyaçların hiyerarşik sıralamasında aralara. Bazen hatırlasan bile, akla gelen dönemsel hobi gibi vicdanını rahatlatmak için parmak ucuyla dokunursun meselelere. Çünkü önce kendi fanusundur temiz olması gereken. Ortalık yanıp kül olsa bile dert etme lütfen. Önce sensin, öncellik sen.  Kişisel olarak geliştirenler de hep öyle demiyor mu zaten. Orta sınıf teşnesisin sen de ikna olmaya 3 gün öncesinden hazır.

Hep sorgulamak gerektiği artık okuduğun makalede, öğrendiğin iki satır.  Düşünme ve üşenme sakın yiyeceğinden fazlasını al, giyeceğin kalmadı koş talan et. Zira çıplaksın. İhtiyaç neymiş? Makbul olanı yağmadır unutma sakın. Bolca da şikayet et. TDK ikiyüzlülük tanımına almıyor bu kadar uzun parantezi rahat ol.

Kocaman masalar etrafında toplaşıp, inanmadığını her şeye aklıselim planlamalar yap. Büyük harflerle uzun uzun aynı cümleler kur. Kimse “aynı hep söylediklerin” diye çıkışmıyor. Çünkü onlarda aynısını yapıyor. Zor değil bunu becermek. Hızlı öğrenirsin azıcık çaba ve bir miktar zekâyla. Bundan sonrası çingene bohçası gibi. Görmek istemediğin kısmı; gerçeklik. O da kör bir kuyunun en dibinde ulaşılamaz bir sonsuzluk artık. Kaç kaçabildiğin kadar. Ama şu var ki değişmeyecek olan ikiyüzlü bir türün mensuplarıyız hepimiz. Ben, sen o ve diğer herkes. Hep kendi derdimizdeyiz. Ölüp bitip ne yapacağımızı bilemez halde. Acı olanı, farkında bile olmayacağız yaş 50’ye gelmeden de.

Ne yazacağımı düşünüyordum. Aklımda da vardı bir şeyler. Elim gitmedi, içimden gelmedi. Her sabah işe ve her akşam eve varmaya çalışırken tüm gecikmelerimden mesul durakta karşılaştım onunla. Annesi az ilerde çevreye duyarlı bir dönüşüm derdindeydi. Yaşını sorunca 6 dedi. Doğru değildi. 3 yaşında oğlum var benim, kurduğu cümleden anlıyorum ki daha minikti. Para istedi yemek alır mısın diye sordu. Annesine bakıyordum. Ben olsam çoktan koşup oğlumu alıp uzaklaşmışken annesi sadece bizi izliyordu. Sorduğum soruları hatırlamıyorum çünkü saçmalıyordum.  Karşımdakini kolaylıkla ikna etmede antrenmanlı ben, bu minik insana iki satır anlamlı laf edemiyordum. Zurnanın son deliğini tutturamıyordum. Fena halde bozuk çalıyordum. Gerçek o, sahte ve zavallı olan bendim. Bundandı teklemem.

Yüzü gözü simsiyah ama teni öyle tatlı bir bebek rengiydi. En temel pedagojik bilgidir konuşuyorsan küçük bir çocukla, kır dizlerini göz göze gel onunla. Öyle yaptım. Simsiyah kocaman ışık dolu gözleriyle karşılaştım. Sanki ona değil Yağız’a bakıyordum.  Dizi repliği gibi değil mi? Yok değil gerçekti hissettiğim. Çok değil 2 saat önce arayıp kendi oğlumun tokluğuna, keyfine, uykusuna emin olmuş teklemeden sormuştum her şeyi. Benimki çok kıymetli de bu minik miydi önemsiz olan? İçinizden geçen vicdan kaslı cevabı da biliyorum.

Ben de herkes gibiyim. Unuttuğum insanlık hobimle yaşayan dünya yerlisi. Düzelecek mi ben yazdım diye saçmalamayın. Ben yazmadım zaten o yazdırdı. Gülerek uzaklaştı. Siz de çok dertlenmeyin az gerinin, su için, geçer!

Okumanız bittiyse, biraz da bunu dinleyin:

Suç ve Ceza!

Özcan Altunkaya

Ömrümün kırk birinci sonbaharı da geçip gidiyor. Kırk bir bahar, kırk bir kış ve kırk bir yazdan sonra geri bakınca ortaokul birinci sınıfta astronot olmak istediğimi hatırlıyorum. Sınıfta bunu öğretmene anlatınca herkes gülmüş, benim de astronot olma hayalim utangaç duygularla son bulmuştu. Lise ikinci sınıfta Suç ve Ceza’yı okuyunca çok heyecanlanmıştım “Tamam ben de Dostoyevski gibi yazar olacağım” demiştim. Ders çalışmakla bulaşık-çamaşır yıkamak arasında geçen lise yıllarımda yazdıklarıma şimdi baktığımda nedense çok komik geliyor.

Üniversite tercihimde pek bilinçli olmasam da iletişim fakültesini seçmiş olmamda belki de yazmak isteğim etkili olmuştur. Fakültenin ikinci sınıfında parasız kalınca başvurduğum İzmir Ticaret Gazetesi’ne hemen kabul edildim. Böylelikle gazetecilik hayatım da başlamış oldu. Fena değildi aslında; iyi haberler çıkarıyordum. Gazetelere manşet, dergilere kapak oluyordu haberlerim. İlk haberimin çıktığı Dünya Gazetesi’nin sayısını hala saklıyorum. Tamı tamına 11 yılını verdim gazeteciliğe. Çok sevdim…

Gazete, dergi, televizyon derken, bir eylül ayının 15’inde artık gazeteci değildim. Patron dergiyi kapatmış, ben işsiz kalmıştım.

İşte böyle başladı benim bu PR öyküm. Eşim doğum yapmıştı, oğlum sadece 1,5 aylıktı, üstüne üstlük bir evimiz olsun diyerek binlerce liralık borca girmiştim. Ekonomik krizin Türkiye’yi teğet geçtiği yıllardı! Bu nedenle olsa gerek ne bir gazete de ne bir başka medya kuruluşunda işe girebildim. Soluğu PR sektöründe aldım.

“Üç ay çalışırım, sonra yine gazeteye dönerim” diye başladığım iletişim danışmanlığı işini her üç ayda bir gazeteciliğe geri dönerim nasıl olsa diye düşünerek sürdürdüm. Ama ben gazeteye geri dönemedim, aradan tam 11 yıl geçti.

PR… Çalışma yaşamanın en afili iki harfi. Eğer iletişim fakültesine yeni başlayan bir öğrenciysen, bu iki harf senin için çok önemli olabilir. Çevrene de hava atabilirsin, büyük süksen olur. Çok havalı bir çevrenin olacağını, iyi para kazanacağını, sosyal bir yaşamın olacağını hayal etmen elbette ki çok normal. Levent – Maslak hattındaki yüksek katlı plazalardan ya da boğaz kıyısındaki villalardan çıkan şık giyimli, her zaman gülen PR çalışanlarını gördüğünde, böyle bir kariyeri seçtiğin için kendinle gurur duyabilirsin. Hatta yakın çevrene işini anlatırken, onlar anlamayacaktır, bundan da hafif haz duyabilirsin. Ama dostum, çalışma yaşamının belki de en afili bu iki harfinden kopup gitmen hiç de kolay olmayacaktır…

Söyle şimdi Rodion Raskolnikov! Söyle… Ömrümün 42 kışına girerken suç belli! Peki ya cezası… Lütfen üç aydan fazla olmasın.

Hayat GEZİNCE güzel :)

Dilek Solakay

Evet doğru okudunuz, hayat sevince değil gezince güzel 🙂 bence 🙂

Çocukluğumdan beri neden bilmem hep içimde dünyayı dolaşmak hayali var..

Sanırım doğuştan gelen bir şey bu 🙂

Bebekliğimde ağladığım zaman “hadi biraz dışarı çıkaralım, belki susar” diye bir deneme yapmışlar ve sanırım hala pişmanlar.. Çünkü o gün bu gündür eve girince ağlayan dışarı çıkıp biraz dolaştırılınca susan ve mutlu olan bir çocuğum ben 🙂 evet hala çocuk olabilirim 🙂

Bundan birkaç sene önce, sene 2013. Kendi deyimimle “bitanecik abicim” bir fikir attı ortaya.

“hadi gel sana pasaport çıkartıp yurtdışına gidelim” dedi ve biz kendimizi alakasız bir şekilde Karadeniz turunda bulduk 🙂 iyi ki de öyle yaptık çünkü Karadeniz gerçekten görülesi ve aşık olunası bir yer.

Böyle yavaş yavaş başladı hayalim gerçek olmaya doğru. Tabii ki henüz çok başındayım ama artık umudum var en azından bu hayalimin gerçekleşeceğine dair.

Karadeniz’ de (Safranbolu) doğan biri olarak o bölgeyi gezme fırsatım ancak olabildi ve ilk görüşte birbirimize aşık olduk diyebilirim. Yeşil ve mavinin en güzel, en muhteşem birleşimi bence Karadeniz.

Birkaç fotoğrafla size ve Karadeniz’e el sallıyorum 🙂 Bir sonraki gezimde buluşabilmek dileğiyle.

Sevgiyle kalın 🙂

Kars-Ani Harabeleri

Kars-Ani Harabeleri

Artvin-Şavşat

Artvin- Borçka – Karagöl

Artvin – Borçka-  Karagöl

Paranın bulunuşundan “İnsan”ın bulunuşuna

Göknur Bilirgen Çallı

Şüphesiz ki; teknolojinin muazzam gelişmelere gebe olduğu bir çağda yaşıyoruz.

Milattan önceki zamanlardan günümüze kadar birikerek çoğalan bilgi birikimi, birbirinden benzersiz ve ufuk açıcı gelişmelere doğru yol alıyor. Yaşadığımız gezegen insanlığın çeşitli icatlarına öncülük etti. Bu büyük icatlar, yıkım getirmenin yanı sıra yapıcı etkileriyle de insanlığın ihtiyaçlarına özel cevaplar verdi ve vermeye de devam ediyor.

İnsanın kendini bulma ve kodlama çabaları, paranın bulunmasından itibaren hesaplanamaz bir hızda değişime uğrayarak gelişiyor. İnsanlık kendi elinden çıkan ürünleriyle kendisini tutsaklığa mahkûm ederken, aynı orandaki dengeleyici teknolojik yapılarıyla da kendini farklı boyutlara taşıyor.

Bu farklılaşmanın başında ise bitmek tükenmek bilmeyen teknolojik yenilikler geliyor. Bilimle birlikte ilerleyen teknoloji, belli kavramların üzerinin çizilmesini, bazılarının içinin boşalmasını ve bir takım kavramların da yerine yenilerinin koyulmasını tetikliyor.

Geçmiş zamanlarda insan hayatının daha iyi koşullar altında kendine yabancılaşmasını önlemek üzere geliştirilen sistemler, parçalarından vazgeçerek yeni nesil dönüşümlere öncülük ediyor. İnsan doğasının ve çevresinin korunmasına yönelik fikirler, yerini insan doğasının yeniden kodlanmasına bırakıyor. En sık konuşulan ve ele alınan teoriler arasında insan bilincinin veri olarak bilgisayar sistemi içerisine aktarılması öne çıkıyor. Çoğu insanın bilmediği bu yenidünya dilimizi, etkileşimimizi, yaşam sanatımızı ve iletişim kurma çabalarımızı etkiliyor. Buna ayak uydurmaya çalışan toplum da yabancılaşabiliyor.

Hal böyle olunca da yaşanan gelişmeler sonucunda karmaşık bir hal alan olaylar örgüsünün varacağı sonuçları kestirebilmek pek mümkün gözükmüyor. Ama bu gelişmelerin, insanlığı sistematik süreçlerden çıkarıp benzersiz yok oluş ve varoluşlara sürükleyeceği ise kaçınılmaz sonun başlangıcına ışık tutuyor.

Tarzı yakala

Merve Bilik

2018-2019 Sonbahar-Kış sezonuna geçiş yaptığımız bu dönemde, kombinlemek için heyecanlandığımız trend parçalar ile tanışmaya ne dersin?

Hayvan desenleri yeni sezonda iddialı parçaların başında gelen trendler arasında. Zebra, leopar desenli giysiler ile yaptığın kombinlere aksesuarlar ile destek ver!

Sonbahar Geldi…
Kalıcı aşkların, en güzel şiirlerin, keyifli kombinlerin zamanı!

Sonbahar Yaprakları
Eylül denince ilk akla gelen şey yapraklar… Sonbaharın güzel renkleri, yaprakların doğal şekilleriyle aksesuar kullanmayı sevenler için çeşit imkanı sunuyor.

Hoop Küpeler
Yazın tükeneceğini sandığımız halka küpeler runway’lerde yerlerini koruyor. Üstelik gittikçe boyutları büyüyor. Balenciaga ve Dolce & Gabbana belki de trendin öncüsü oldu. Büyük boy halka küpeler iddialı bir güvene ve eşsiz bir auraya sahip. Mega boyutlu altın ve gümüş bağlantılar, zarif, minimalist kıyafetlerle çekici bir kontrast yaratıyor.


Mega Size
Aksesuarlar gittikçe büyüyor.


Single /Mix&Match Küpeler
En göze çarpanlar arasında sonbahar trendlerinden biri de tekli küpe. Siz hala küpelerinizi çift olarak mı kullanıyorsunuz 🙂 Tek bir küpe, içsel bir rahatlık ve doğuştan gelen bir güven sergiliyor.

Call Me
Aksesuarlarınızla dilediğiniz mesajı verebilir ya da zarifçe ben buradayım diyebilirsiniz.


Bangles
Giyilebilir sanat modası bileklerde… İhtişamlı bileklikler ister tekli ister çoklu kullanımla…

Korkma, Tak!
Her sezon başı podyum trendlerine göz atarken stilimize dair yeni kararlar alıyor, ancak uygulama zamanı geldiğinde çoğumuz kendimizde bu cesareti bulamıyoruz. Hadi, bu kış cesur olalım!

Kışın Vazgeçilmezi Kolyeler
Büyük zincir kolyeler de harika gözükmüyor mu? Balenciaga’nın gerdanlık kolyesi, trendin mükemmel bir örneği.

Keyifle kalın…

Uzay Çöplüğü…

Barlas Çevikus

Dünyanın çevresinde kaderine terk edilmiş insan yapısı cisimlerden oluşan bir çöplük var ve hızla kalabalıklaşıyor.

İnsanoğlunun doğaya zarar verdiği, gelecek nesillere sağlıklı ve yaşanabilir bir dünya bırakmamak için elinden geleni yaptığı hepimizi malumu. Ancak yalnızca yaşadığı doğal çevreyi kirletmekle ve atıklarla doldurmakla kalmıyoruz, aynı zamanda gezegenimizin etrafındaki uzay boşluğunu da bir çöplüğe çevirmekte ustayız. Özellikle yirminci yüzyılın son çeyreğinde dünyanın çeşitli ülkeleri tarafından geliştirilen uzay programları ve bu programlar neticesinde uzaya gönderilen araç ve uydular bu kirlenmenin en büyük nedeni oldu bugüne dek. Dünyayı çevreleyen uzaydaki görevlerini yerine getiren uydu ve araçların bir kısmı dünyaya düşmek ve düşerken de atmosferde yanarak yok olmak yerine, belirli bir yörüngede seyahatlerine devam ediyorlar. Kullanım ömürleri dolmuş olan bu araç ve uyduların yer istasyonlarından kontrolü de mümkün olmadığı için, dünyanın çevresinde oluşan uzay çöplüğü zamanla giderek kalabalıklaşıyor. Eldivenden tutun da tornavidaya kadar çok çeşitli nesnelerden oluşan bu çöplük tabii ki birçok sorunu ve tehdidi de beraberinde getiriyor. Paris’teki Uluslararası Uzay Hukuku Enstitüsü’nün Başkanı Nandasiri Jasentuliyana, halen dünyadan 300-600 km yükseklikteki yörüngelerde seyreden insan yapımı malzemenin %95’inden fazlasının “hurda ve çöp” olduğunu belirtiyordu bundan yaklaşık 10 yıl kadar önce. O günden bu yana durum daha da vahimleşti.

Güneş enerjisinden elektrik üreten ilk uydu olan Vanguard 1, 1958’den beri halen yörüngede. 

2000’lerin ilk yıllarında dünya yörüngelerinde dönen 500’ü faal 2000’in üzerinde uydunun doğurduğu ve giderek kalabalıklaşan uzay çöplüğü için dünya devletleri tarafından acil önlemler alınması gerektiği daha o günlerde söyleniyordu. Bugün dünyanın etrafında 5000’e yakın uydu ve uyduvari cisim dönüp duruyor. Bu sayıya ortalamada her gün bir yenisi ekleniyor. Geleceğin ne getireceğini ise kestirmek mümkün değil.

Uzaya 1957 yılından bu yana casusluk, meteoroloji ve haberleşme amacıyla birçok uydu gönderildi. Tüm bunların yanı sıra çeşitli uzay istasyonları ve uzay laboratuvarları kuruldu. Özellikle ABD ve Rusya tarafından uzaya gönderilen bu araçların yaşam süreleri dolmaya ve işlevleri kaybolmaya başladıkça, uzayda atıl kalmaları ve zaman içinde yörüngelerinden çıkarak dünyaya düşmeleri de kaçınılmaz bir hal almaya başladı. Her ne kadar bu araçların çoğu atmosfere girdikten sonra sürtünme nedeniyle yanarak küçük parçalara ayrılıyor hatta yok oluyor olsalar da, yine de uzayda kalan kimi parçalar uzay çöplüğünün yoğunluğunu artırmaya ve uzay araçları için tehlike teşkil etmeye devam etmekteler. Tüm bunların yanı sıra, uzaya çıkan araçlardan atılan ya da ayrılan parçalar da dünya yörüngesinde dönmeye devam ediyorlar. İşlevi biten ya da görevini tamamlayan bu uydular ya da araçlar, ister istemez kendi kaderlerine terk edilmekteler.

Bugün dünya yörüngesinde sayısı 50 milyon civarına ulaşan nesnenin meydana getirdiği bir çöplüğün oluşmasının önüne geçilemedi. Hemen belirtelim, söz konusu olan bu 50 milyon nesnenin neredeyse %99’unun boyutu bir santimden küçük. Bir santimden küçük nesnelerin uzay araçlarına zarar vermesi ya da dış çeperlerini delmesi ihtimalinin düşük olduğu belirtiliyor, ama 10 santimden büyük nesnelerin de rahatlıkla izlenerek gereken zamanlarda gereken manevraların yapılarak uzay araçlarının tehlikeden uzak tutulabileceği söyleniyor. Asıl tehlikenin orta büyüklükteki nesnelerden kaynaklandığı ifade eden bilim adamları, bu nesnelerin izlenmesinin güç olduğunu ve hiç de azımsanmayacak bir kısmının da uzay araçlarının dış çeperlerine zarar verebilecek kütle ve enerjiye sahip olduğunu belirtiyorlar. Kimisi saatte yaklaşık olarak 30 bin kilometre hızla seyreden bu nesnelerin ne kadar büyük bir enerjiye sahip olduğunu tahmin etmekse pek güç değil.

ABD, uzay istasyonlarına yönelik tehlikeyi, uzaydaki nesneleri gözetim altında bulundurarak azaltmaya çalışıyor. Her ne kadar bu parçaların büyük kısmını izleme imkanı bulunduğu kaydedilse de, yörüngelerden beklenmeyen sapmalar oluşması durumunda anında bilgi akışı her zaman sağlanamayabiliyor. Üstelik, başıboş uzay çöplerinin kimisinin boyutları öylesine küçük ki, sürekli gözetim altında bulundurmak, hatta yerini saptamak mümkün olamayabiliyor.

Uzay kirliliğinin ya da uzayda çöplük oluşmasının son 25-30 yıl içinde gerçekleştiği ifade ediliyor. Hem 1990 yılından bu yana uzaya çeşitli ülkeler tarafından gönderilen nesnelerin sayısının artması, hem de daha eskiden gönderilen uydu ve araçların işlevselliklerini yitirmesi neticesinde uzay çöplüğü gitgide yoğunlaşıyor. Üstelik söz konusu uzay çöpleri yalnızca uzaya yeni giden araçlar için değil, halihazırda uzayda bulunan uydu ve istasyonlar için de önemli tehlike teşkil ediyorlar.

Uzay çöplüğünde ömrünü tamamlamış kaç tane uydu bulunduğu, devletlerin birtakım verileri güvenlik gerekçelerini öne sürerek birbirleriyle paylaşmamaları nedeniyle kesin olarak bilinmiyor. Ancak meteor çarpması, uzaydaki manyetik fırtınalar ya da insan yapısı nesnelerin birbirleriyle çarpışmaları sonucu, uyduların ufak parçalara dağılmış oldukları tahmin ediliyor. Uzay komitesinin 1968 yılında aldığı karara göre, her devlet uzaya yolladığı araçların denetiminden ve geri getirilmesinden sorumlu. Ancak bu kararın şu andaki mevcut teknoloji ile uzay mekikleri dışında uygulanması pek mümkün olmuyor.

Uzaya gönderildiğinin ilk 10 yılında 200’ün üzerinde çöp üreten ve 2001 yılının Mart ayında kontrollü bir şekilde dünyaya düşürülen Sovyet uzay istasyon Mir.

UYDULARIN DÜNYAYA YAŞATTIĞI TEHLİKELER

Uzayda başıboş dolaşan cisimlerin yanı sıra uzaya belirli görevlerle gönderildikten sonra kullanım süreleri dolan uzay araçları ve uzay istasyonları da dünya için kimi zaman önemli tehlikeler haline gelebiliyorlar. Bu noktada söz konusu olan bu araçların yalnızca uzayda yarattıkları kirlilik değil, dünyaya düşmeleri ya da düşme tehlikesi oluşturmaları da insanları dönem dönem endişeye sevk edebiliyor. Örneğin yıllar önce uzaydan dünyaya düşen Skylab uzay laboratuvarının neden olduğu endişe ve telaş halen hafızalardaki yerini koruyor. Uzay laboratuvarının kontrolden çıkma ihtimaliyle birlikte dünyanın hangi bölgesine düşeceği konusundaki belirsizlik, birçok ülkede gözle görülür bir telaş yaratmış ama korkulan olmamış ve Skylab, 1979 yılının Temmuz ayında herhangi bir yaşam alanına zarar vermeden dünyaya düşmüştü. Düşüşü Hint Okyanusu’na yönlendirilen Skylab’in enkazının yalnızca bir kısmı Avustralya’nın ıssız bölgelerine çarpmıştı.

Yine kısa bir süre önce, Rusya’nın emektar uzay istasyonu Mir’in 2001 yılının Mart ayında dünya atmosferine yaptığı intihar dalışıyla ilgili geri sayım sürerken, Japonya’da kabus senaryoları yapılmaya başlanmıştı. Düşürme işlemi sırasında meydana gelebilecek küçük bir hata sonucu 130 tonluk Mir’in Japonya, Yeni Zelanda ya da Avustralya’ya düşebileceği söylentileri, bu bölgede yaşayanları tam anlamıyla paniğe sevk etmişti. Her ne kadar uzmanlar Mir’in hata sonucu Japonya ya da Yeni Zelanda’ya düşme olasılığının binde 1 olduğunu belirtseler de, bölgede yaşayan insanların endişelerini gidermeyi başaramamışlardı. Neticede, daha önce çeşitli kazalar atlatan ve başından bir de yangın geçmiş olan Mir, kontrollü bir düşüşle Pasifik Okyanusu’na gömülmüştü.

Sovyetlerin neden olduğu ilk tehlike Mir değildi. 1978 yılında Sovyet yapımı bir savunma uydusu kontrolden çıkmış ve uydunun radyoaktif çöpleri Kanada buzullarına düşmüştü. Mir’den önce, Salyut 7 uzay aracı da 1991 yılında Arjantin ve Şili sınırındaki And Dağları’na düşmüştü. Tamamen şans eseri, bu olay can ve mal kaybına yol açmamıştı.

Rus uzay istasyonu Mir’in düşüşünden sonra uzmanlar, dünyamızın yörüngesinde bulanan ve her geçen gün çok daha ciddi tehlike arz eden uzay çöplüğünü nasıl yok edeceklerini düşünmeye ciddi bir şekilde başladılar. Çünkü dünya çevresinde bulunan uzay çöplüğünden her gün değişik boyutlarda parçalar dünyaya düşüyor, ancak bunu kimse fark etmiyor. Uzay çöplerinin %40’ı atmosfere girdikten sonra sürtünmeden oluşan aşırı ısınma yüzünden eriyerek imha oluyor. Ancak sürtünmeye dayanıklı metallerden yapılan roket yakıt depoları ve ateşleme sistemleri atmosferde çok da fazla zarar görmeden dünyaya düşüyorlar. Nitekim 2000 yılında Güney Amerika’ya bir otomobil büyüklüğünde bir roket yakıt deposu düşmüştü. ABD’nin Oklahoma eyaletinin Tulsa kentinde ise bir kadının omzuna tabak büyüklüğünde Delta-2 roketine ait bir metal parça isabet ettiğini belki hatırlayanlarınız olacaktır.

Jeosenkron (GEO – geosynchronous) yörüngede bulunan uzay çöpleri. 35.788 kilometre yükseklikteki bu yörüngede bulunan cisimler yeryüzü ile aynı hızla döndüklerinden turlarını 24 saatte tamamlar ve bu nedenle de dünyadan izlendiklerinde yere sabit konumda görünürler. Kuzey Yarımküre’nin üzerindeki kalabalık genellikle Rus cisimlerinden oluşmaktadır.

UZAY ÇÖPLERİ HAKKINDA KÜÇÜK NOTLAR

  • Halen yörüngede olan en eski uzay enkazı (ya da uzay çöpü) tarihteki dördüncü ve Amerikan’ın ikinci uydusu olan, 17 Mart 1958 yılında uzaya gönderilmiş bulunan Vanguard I uydusudur. Bu uydunun uzaya gönderilmesinden yalnızca 6 yıl sonra dünyayla iletişiminin kesildiğini ve bütünüyle kumanda edilemez halde olduğunu da belirtelim.
  • 1965 yılında gerçekleştirilen ilk Amerikan uzay yürüyüşü sırasında Gemini IV astronotu Edward White bir eldivenini kaybetti. Eldiven bir ay boyunca saatte 28.000 kilometrelik bir hızla yörüngede kaldı ve tarihin en tehlikeli giysisi olarak anılmaya başlandı.
  • Mir uzay istasyonu uzaya gönderildiğinin ilk 10 yılında 200’ün üzerinde uzay çöpü üretmiştir ve bunların büyük çoğunluğu da çöp torbasıdır.
  • Bir uzay aracının imha edilmesi neticesinde yaratılan en çok sayıda uzay çöpü, 1994 yılında ateşlenen Pegasus roketinin üst kademesinin patlatılması sırasında ortaya çıkmıştır. 1996 yılındaki patlama 4 milimetreden büyük 300.000 parçadan oluşan bir bulut üretmiştir ve bunların yaklaşık 700 tanesi diğer uzay cisimleri için tehlikeli olabilecek büyüklüktedir.

Post-truth: Gerçeklik sonrası ya da gerçek ötesi!

2016 yılında Oxford Dictionaries tarafından yılın sözcüğü seçilen “post-truth” aslında neden bu kadar popüler oldu?

“Nesnel hakikatlerin belirli bir konu üzerinde kamuoyunu belirlemede duygulardan ve kişisel kanaatlerden daha az etkili olması durumu” olması olarak tanımlanan kavram, gerçekliğin tarihin her döneminde manipüle edilen doğasını bir kez daha ortaya çıkardı.

Neredeyse her kavramın önüne gelmeye başlayan “post” ekinin anlattığı; aslında kavramların ait oldukları yapıdan çıkarak, adeta Derridacı “post”modernist teknikle “yeni bir yapı” haline gelmesidir. Dekonstrüksiyon kavramı ile sıkı bir bağlantı içerisinde olan “post”, anarşik yapısı itibariyle anlamın üretilmesi süreçlerindeki dengesizliği ve boşlukları da göz önüne seriyor.

Nesnel gerçeklik ile kopuş yaşayan “modern” insan fenomeninin geçmişi düşünüldüğü kadar kısa değil, sosyolojik karanlık dönemini Rönesans, dinsel karanlık evresini ise Reform ile aydınlatan Avrupa özelinde düşünüldüğünde, kanıtlanmış nesnel gerçekliklerin geç de olsa günlük hayatta kendilerine yer bulmaya başladığını görebiliriz.

18 ve 19. yüzyıllarda üretim biçimlerini değiştiren buharlı makinelerin makineleşmiş endüstriyi ortaya çıkarması ile bilim ve teknik gündelik hayatta kendine sağlam bir yer edinmiş, ortaçağın köhnemiş zihniyetinin engel olduğu metafizik düşünce de özellikle Kıta Avrupası özelinde tarihin tozlu raflarına kalkmıştır.

Nesnel gerçekliğin bilim ve tekniğe paralel olarak kabul görmeye başlaması, bazı metafizik kişisel önyargılar, ön kabuller gibi uhrevi yaklaşımlara karşı matematiksel kanıtları da arkasına alarak “gerçek” olgusunu sahiplendi.

Bilimsel bir eksende temellenip güçlenmesi beklenen “nesnellik” olgusu, yumuşak bir kırılımla yerini kişisel ön yargıların ve hazır reçetelerin aldığı, tamamen kişiye özgü bir gerçeklik algısına bırakmaya başladı.

Medya, halkla ilişkiler gibi sektörler, Körfez Savaşı dönemine uzanan bir geçmişe sahip olan post-truth kavramına hiç de yabancı değil. Hiçbir nesnel kanıta dayanmayan “petrol içinde yüzen karabataklar” gibi kurmaca bir gerçeklik olgusu yaratmanın temellerini atılmasıyla cümle içinde kullanılmaya başlanan post-truth, nihayetinde 2016 yılında Oxford Dictionaries tarafından yılın sözcüğü seçildi.

Sosyal medyanın kullanım sıklığı ve yaygınlığının artmaya başlaması, her sosyal medya kullanıcısını siyasal analiz uzmanı, nefes terapisti, yaşam koçu ve komedyen yaptı. Hazır kimlikler üzerine şekillen yeni tip “sosyal medya vatandaşı prototipi” aslında post-truth kavramının ete kemiğe bürünmüş halini yarattı.

Sosyolojik evrimini tamamlayan post-truth, politik olarak da “post-truth politics” olarak adlandırılan konjonktürel siyaset yapısı içinde kendine yer buldu. Herhangi bir veriye dayanmayan, söylemini tamamen manipülasyon üzerine kuran Hitler’in post-truth politics’i ilk uygulayanlardan biri olduğunu düşünmek hiç de yanlış olmaz. Propaganda bakanı Goebbels aracılığıyla kitle iletişim araçlarını ilk keşfeden manipülatör olan Hitler’in, gerçeğin önce içini açıp sonra gerçek içine doldurduğu halüsinatif olguların dünya siyasetinde yeni bir yol açtığı açık.

Post-truth tarafından sarmalanan sosyolojik yapının en büyük özelliği kendi gerçeklik anlayışına uymayan her görüş ve her yaklaşımı koşulsuz şartsız inkar ederek aslında karşıt görüşün hiç de öyle olmadığını, o görüşe inananların da aslında “o görüşü tamamen anlayamadıkları için” o görüş etrafında birleştiklerini iddia etmektir. “Aslında o konu öyle değil”, “O olayın altında başka bir iş var”… gibi komplo teorileri etrafında şekillenen post-truth’un politikada elde ettiği başarıyı tartışmanın anlamsız olduğu açık.

“Ya bendensin ya da öteki” mottosuna giden yoldaki “fanatizm” ile derin benzerlikler gösteren post-truth kavramının neden olduğu bilgi kirliliği ve uzun vadede yaratacağı toplumsal kutuplaşmalar önümüzdeki döneme damgasını vurmaya hazır.

Cihan Kardeşler

Çalışan kadının evlilik ile imtihanı

Her şey yerli yerinde ve kendi içinde belli bir rutinde sürüklenip giderken bir anda hayatınızın aşkı ile karşılaşıyorsunuz ve kurduğunuz tüm düzen tepetaklak oluyor! Hiç ummadığı bir zamanda aldığı evlilik teklifi bir kadını nasıl hem havalara uçurabilir hem de tepetaklak edebilir hâlâ anlamış değilim.

Kendimi bildim bileli çalışan ve kendi ayakları üzerinde duran bir kadın olarak iş hayatında günlük, haftalık, aylık hatta yıllık planlar yapan ben, kendi geleceğim ile ilgili hiçbir şey planlamadığımı fark ettiğimde çanlar benim için çoktan çalmaya başlamıştı bile. Evlilik zor zanaat diye boşuna dememiş büyüklerimiz. Evlenme döneminde bocaladığım kadar herhalde hayatımın başka hiçbir döneminde bocalamadım.

Hiçbir zaman gelinlik modeli, koltuk takımı, küçük ev aletleri ya da bulaşık makinesi bakmayan ve 30 yaşına kadar tüm yatırımını topuklu ayakkabılara, çantalara ve kıyafetlere yapan ben, bir anda kendimi nereden başlayacağımı bilmez halde koca bir curcunanın içerisinde buldum.

Yıllarca tencere, tabak çanak, nevresim takımı al diyen yakınlarıma bıyık altından güldüğüm için çok çok özür dilerim. Evet haksız sayılmazlardı, çalışan bir kadın olarak evlenmeye çalışmak yeterince zor bir şeydi ve bu çeyiz olaylarına ne kadar erken başlanırsa o kadar iyiydi.

Çalışan kadın için iş hayatının yoğun temposu evlilik hazırlıkları için gereken enerjiyi, zamanı ve sabrı alıp götürüyor. Herhangi bir AVM’ye ya da çarşıya gidip saatlerce gezmek, ürünleri deneyimlemek ve dokunarak bir şeyleri satın almak büyük bir lüks bence. Zaten alışkın olmayan bir bünyeden de bir anda domestik hareketler beklememek gerekiyor.

Sanal bir dünyada çeyiz düzme fikri riskli ama çok daha pratik geldi. İlk başlarda eğilimlerimi değiştirmek epey zor oldu tabii. Tencere seti almak için girdiğim sitede nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde kendimi motorum için sissy bar bakarken ya da ikinci el otomobil bakarken buluyordum. Ya da daha önce hiç girmediğim “Evlilik listem” başlığı altında çatal bıçak seti bakarken ya içim geçiyordu ya da “öf bunların hepsi aynı ya” diyerek sıkılıp sayfayı kapatıyordum. Sepetim hiç olmadığı kadar benimle alakasız, neden bu kadar pahalı olduğuna anlam veremediğim bir sürü ıvır zıvır ürünlerle dolmuştu.

İlk zamanlar çok zorlanmıştım. İtiraf etmeliyim ki kendi düğünümü organize etmektense basın toplantısı organize etmeyi tercih ederim. Sonrasında yavaş yavaş kendi içinde bir sistem oluşturdum, ana başlıklarımı belirledim: beyaz eşya, ankastre, elektrikli ev aletleri, aydınlatma, banyo ve mutfak, mobilya ve dekorasyon derken yüklü bir kredi kartı ekstresi ile birlikte neredeyse hazırım! Nikahıma yaklaşık 1 ay kaldı ve ben bütün evimi online düzdüm! Bu süreçte beni alttan alan, iniş çıkışlarıma tahammül eden ve evimizin her köşesinde emeği olan sevgilime de ayrıca teşekkür etmem lazım. Benim gibi bir kadınla başa çıkabildiği için muhtemelen cennetlik olmuştur J Tabii seçimlerimde beni doğru yönlendiren, minik kamuoyu araştırmalarıma maruz kalan ve bana destek olan tüm ofis arkadaşlarımı da unutmamam gerekiyor.

Bu arada bu süreçte hep e-ticaret ile ilgilenen müşterilerim için hazırladığımız infografikler gözümün önünde beliriyor, araştırma ve anket sonuçlarını düşünüp gülümsüyorum kendi kendime. TÜİK’in Hanehalkı Bilişim Teknolojileri Kullanım Araştırması’na göre 2016’da 5 milyon 100 bin olan kadın sanal alışveriş müşterisi, 2017 yılında 6 milyon 300 bine yükselmiş. Nasıl yükselmesin ki? Ankastre setinden beyaz eşyasına, nevresim takımından kapı paspasına, salon için metal ahşap sarkıttan halısına, çamaşır ipinden ütü masasına kadar her şeyini online olarak satın alan ben bu araştırmanın ortalamasını yükselten kadınlardan biriyim!

Başak Tanses