“Koku Kimliğimizdir”

Esra Kızıltan

“Koku denilince çoğumuzun aklına parfüm geliyor ama gerçek bununla sınırlı değil.” Geçen yıl bir koku workshop’una katılmıştım. Oradaki eğitmen böyle demişti. Haksız da sayılmazdı. Çünkü koku koskocaman bir duyu, parfümse sadece bir ürün. O gün, kokunun hayatımızdaki yerini beslenme, neslin devamı ve güvenlik olarak üç başlıkta açıklamıştı. Hatta koku yoksa bunların hiçbirinin olmayacağını söylemişti. Ben de bu blog sayfasında sizinle hayatımızın en temelindeki bu duyunun önemini paylaşmak istedim. Çarpıcı bilgiler var. Buyurun devamına!

Koku hayatımızın her yerinde. Koku alma beş temel duyumuzdan bir tanesi. Aslında bütün beslenmemiz koku üzerinden yürüyor. Nezle olduğunuzda tat alamamamızın nedeni koku duyumuzun kaybolması. Yani beslenme sadece ağız içinde gerçekleşen bir eylem değil, kokuyla alakalı. Örneğin, tadını sevmediğiniz bir şeyi içmek zorunda kaldığınızda burnunuzu tıkayarak içersiniz. Çünkü koku yoksa tat da yoktur.

Türün devamlılığı için de koku gerekli. Doğada hayvanlar üremek için kokuyu takip ederler. Eş seçimini ona göre yaparlar. Onları kokuları yönlendirir. Bu modern hayatta da böyledir aslında. Vücut kokusundan hoşlanmadığınız biriyle birliktelik yaşamazsınız.

Koku aynı zamanda bir güvenlik aracı. Tehlikenin nereden geldiğini koklayarak anlayabiliriz.

Örneğin, ısınmak için kullandığımız gazlar aslında bizim duyabileceğimiz koku profiline sahip değiller. Bunların hepsi sonradan kokulandırılıyor. Doğalgaz, tüpgaz kokusu gibi. Örneğin, ocakta yemek yanıyorsa bunu koku duyarak anlayabiliriz değil mi?

Eğer koku olmasaydı bu saydıklarımızın hiçbiri olmayacaktı hayatımızda… Uyarı yok, güvenlik yok, beslenme yok, üreme yok. Aslında benliğimizi tetikleyici şey zaten duyularımız. Kokunun diğer duyulardan farkı şu: Beyinde işlendiği bölge itibarıyla duygu durumumuza direkt etki ediyor.  Bu nedenle kokular bize anıları hatırlatıyor. Bu nedenle kokular aslında bizim kimliğimiz! Sizinle bir bilgi daha paylaşayım. Ortamlarda hava atın 🙂 Koku alamama hastalığı var. Adı da anozmi.

Koku almayı öğreniyoruz

Koku algımız insandan insana, ülkeden ülkeye farklılıklar gösteriyor.Evrensel olarak iyi veya kötü koku bilgisiyle doğmuyoruz, bunu öğreniyoruz. Bir kokuyu ilk duyduğumuz anda verdiğimiz tepki önemli. İlk anda sevmediysek sonrasında da sevmiyoruz. Örneğin, çoğu insan için lavanta kokusu güzeldir. Ama ben lavanta kokusunu ilk defa bir cenaze evinde duyduysam o kokuyu beynimde olumsuz kodlayarak lavanta kokusunu hoş bulmayabiliyorum. İkincisi, içinde yaşadığımız toplumun bize öğretmiş oldukları yani kültürel kodlarımız da kokular üzerinde değerlendirmelerimizde büyük bir önem taşıyor.

Hafif mi ağır mı?

Gelelim parfüme… Modern toplumlarda kişisel bir kabul görme biçimi. Kimimiz şekerli kimiz baharatlı kokuları tercih ediyoruz. Ülkelere göre de değişiyor beğeniler. Workshop’da eğitmen farklılıkları şöyle anlatmıştı: “Örneğin, Suudi Arabistan, Hindistan gibi özellikle yeme içmenin kokulu olduğu yerlerde sürdüğünüz kokunun varolan kokuyu bastırması gerekir. Bu nedenle o bölge insanları daha ağır kokular kullanırlar. Bunun tam tersi Danimarka, Norveç gibi yerlerde ağır kokular sıkarsanız insanlar yanınızdan kaçar. Dünyada en düşük koku değerine sahip ülke Japonya. Çünkü Japonlar diğer milletlere göre daha az ter üretiyorlar. Ter bezlerinin sayısı çok az ve çok tüysüzler. Dolayısıyla Japon parfümlerine baktığınızda hep daha hafif olduklarını görürsünüz.”

Notalar notalar

Bir bilgi daha! Neden parfümleri notalarla ifade ediyoruz. Bunu İngiliz parfümör George William Septimus buluyor. Müzikteki nota mantığı ile aynı aslında. Orada notalarla müzik yapılırken, burada parfüm yapılıyor. Müzisyenler çalışmalarını org üzerinde yapıyor, parfümörler de aynı oradaki gibi org kullanıyor.  Tabi şekli daha başka.

Kokular birçok molekülden oluşuyor ve hepsinin ağırlığı ayrı. Bir kısmı hafif ve ilk anda hissediliyor. Buna üst nota deniliyor. Bir kısmı ise daha ağır ve geç hissediliyor. Buna da alt nota deniliyor. Yani tende en son kalan koku alt nota demek.

Parfüm alma tüyosu da verip kokuyu burada kapatayım. İlk şart sabır. Bileğinize sıkıp hemen karar vermeyi beklemeyin. Doğru parfüme karar vermek için onun teninizde 5-6 saat yaşamasına müsaade etmek gerekiyor. Benden söylemesi 🙂

Denizi görünce sevinen çocuklar

Duygu Acar

Yaz yavaş yavaş biterken keyifli bir yaz yazısı yazmak istedim. Küçükken tatile giderken o son virajı döndüğümüzde denizi görür ve heyecanlanırdık ya, işte 36 yaşımda Datça Palamutbükü’nün o son virajını dönüp denizi gördüğümde hala heyecanlanıyorum. İnsanıyla, doğasıyla bozulmamış bir cennet Palamutbükü.

Bana göre Palamutbükü’nün iki sezonu var. Birinci sezon herkesin tatil yaptığı yaz sezonu ve ikinci sezon ise benim gibi Palamutbükü aşıklarının tercih ettiği Eylül-Ekim dönemi.

Boşuna dememişler ‘’Tanrı sevdiği kulunu Datça’ya gönderir” diye. Datça’ya geldiğiniz zaman bu cümle ile ne demek istediklerini hemen anlıyorsunuz. Havanız ve enerjiniz bir anda değişiyor ve gülümsemeye başlıyorsunuz.

Eğer Datça’da beachler ve çılgın eğlence bulmak istiyorsanız size feribotla hemen Bodrum’a alalım çünkü burada sıkılırsınız. Ama amacınız kafanızı dinlemek, lezzetli Ege yemekleri yemek ve kendinizi bulduğunuz bir tatilse doğru yerdesiniz. Datça’nın mutlulukla bir ilgisi kesinlikle var. Haydi o zaman size biraz güzel Datça’dan bahsedeyim.

Benim Datça ile tanışmam 2008 yılına denk gelir. Çok darlanmış olduğum ve bunaldığım bir dönemde hiç bilmediğim küçücük bir Ege köyüne davet edildim. Orada geçirdiğim 10 gün bana binlerce lira verdiğim terapi ücretlerinin yapamadığını yaptı ve ben dönerken artık kendinden mutlu bir insandım. O zaman sadece misafirdim artık o köyde bir evimiz var. Yakaköy benim için bir kaçış yeri oldu.

Palamutbükü

Ufak bir sahili var ama daha ilk gördüğünüz anda muhteşem doğasına hayran kalıyorsunuz. Denizin rengi o kadar güzel bir mavidir ki denize girmediğiniz her an üzülürsünüz. Palamutbükü’nde sizi Payam karşılar,  oranın tek pastanesi (şimdilerde efsane yemekleri de var). Burada mutlaka Şebnem Hanım’ın portakallı ve cornflakesli kurabiyelerini ve keçiboynuzlu keklerini yemeniz lazım.

Palamutbükü’ne gelip Dostlar’a gitmemek olmaz. Hayatımda yediğim en iyi menemeni orada yemiştim. Mezeler ve balık konusuna hiç girmiyorum çünkü hepsi efsane. Datça demek badem demek olduğu için birçok bademli meze bulabilirsiniz. Denize giderken nurlu badem alıp atıştırabilirsiniz. Size şöyle söylemeliyim; havasından mıdır, suyundan mıdır bilmiyorum ama o kadar çok yemek yiyip kilo almadan döndüğüm nadir yerlerdendir.

Hayıtbükü

Palamutbükü’nden çıkıp sola doğru bükleri gezmeye başladığınızda minnacık bir yerle karşılaşırsınız. Deniz, yine aynı mavilikte ama bu sefer havuz gibidir. Sürekli kendinizi denize atasınız gelir. Burası Palamut’a oranla daha küçüktür. Hayıtbükü’ne geldiğinizde mutlaka denemeniz gereken şeyler var. Ortam restoranı sakın ama sakın es geçmeyin. Burada mutlaka ahtapotlu ve kalamarlı böreklerden yemeniz lazım ya da içi karides ve kaşar dolu kalamar dolmasından. Şöyle yapın bence; bir deniz, bir börek, bir deniz, bir börek…

Badem denince akla hemen onun adı gelir: Datça,  Datça,  Datça

Badem ile meşhur olan Datça’da aynı zamanda efsane kekik balı da bulunmakta. Kuru badem, taze badem, nurlu badem ve en güzeli ballı badem. Ben badem alışverişimi genellikle kooperatiften yapıyorum ya da köy pazarlarından. Bu arada köy pazarlarını da öyle bir tek cümle ile geçmemek lazım. Pazara bir iki bir şey alacağım diye çıkıyorsunuz, bir sürü şey ve kilo alıp geri dönüyorsunuz. Pazarlarda teyzelerin kendi evlerinde yaptığı kabak çiçeği dolmaların tadına bakarken bir anda kendinizi pişi yerken buluyorsunuz. Burada herşey çok lezzetli, anlayacağınız midelerimiz de çok mutlu.

Palamutbükü’nde çok özel bir ekmek çeşidi var onu da mutlaka tatmanız gerekiyor: Tarçınlı simit ekmek. Datça dışında hiç görmedim ama size şunu söylemeliyim; ekmek yemiyorum diyene bile yarım ekmek yedirtiyor.

En yakın arkadaşını özler gibi.

Kısaca size benim gözümle oraları tanıtmaya çalıştım ama bence sizin de gidip kendi Datça’nızı keşfetmeniz lazım.  Benden size birkaç öneri; Palamutbükü’ne Eylül gibi gidin ve doğanın sakinliğini, denizin sadece size ait olmasını deneyimleyin.

Merak edebilirsiniz, o kadar Datça’dan bahsettin ama hiç Can Yücel’den bahsetmedin diye. Okuduklarım ve duyduklarımdan yola çıkarak çok da rahatsız edilmeyi sevmediğini öğrendim. Onu çok da rahatsız etmeden bir şiiri ile bu yazıyı bitirmek isterim. 

Her zaman denizi görünce heyecanlanan çocuklardan olun .

“Sabah kalkıp kapıları açıyorum
bütün herkes geliyor
serçeler kumrular isa çiçekleri
bulutları çağırıyorum geliyorlar
gökyüzü çok fena mavi
yürüyemiyorum ayaklarım yok
sanki bir ruhum
sanki bir badem ağacıyım…”

Can Yücel
Mekanım Datça olsun 

Bir İstanbullu’nun gözünden İzmir

Kübra Haniç İnce

İstanbul’a döneli nereden baksan üç-dört ay oldu. Neden İzmir’de kurduğum bir hayat varken İstanbul’a döndüm? Aslında cevabı tahmin etmek zor değil. Eşimle iş nedeniyle gittiğimiz İzmir’den yine iş için döndük. Çünkü herkesin bildiği gibi orada iş bulmak, nasıl desem, biraz ‘zor’.

İzmir’e alışmak kolay mıydı? Evet. İstanbul’da yaşadığım 30 yılın ardından İzmir’e adaptasyon sürecim neredeyse hiç olmadı. Nedeni ise çok basit.  İnsanları size yabancılık çektirmiyor, şehir karmaşık değil, hayatınızı birçok büyük şehrin aksine sürdürmüyor, yaşıyorsunuz. Canınız istediğinde Urla’ya, Foça’ya, Seferihisar’a hatta Çeşme, Alaçatı, Ayvalık’a gitmek lüks değil.

Tüm bunlara rağmen kendinizi bir İzmirli gibi hissetmek için bir süre geçmesi gerekiyor. Ne gibi mi?

Gevrek efsanesine inanın

‘İzmir’de simit dediğinizde anlamazlar’ efsanesine inanmakla da kalmayın, adeta yaşayın. Çünkü iki simit alabilir miyim dediğinizde yadırgamıyorlar, sadece kibarca gülümseyip ‘buyurun iki gevrek’ diyorlar!  Ayrıca gerçekten domatesin üstüne ‘domat’, çekirdeğin üzerine ‘çiğdem’, çamaşır suyunun üzerine ‘klorak’ etiketi koyuyorlar. Bunların dışında bardacık inciri, Emiralem çileği, Foça Yoğurt, Çeşme ekmeği de ahir ömrümde, mutfak lugatıma eklenenlerden.

Canınız sıkılamaz

İzmir’de dışarıya adımını atmak çılgınca para harcamak ya da hafta sonu trafiğinde sıkışıp kalmak demek değil. Keyfinizin yerine gelmesi Bostanlı sahil ya da Alsancak Kordon’a gitmeye bakar. Tabi gerçek bir İzmirli olarak kamp sandalyeleriniz arabanın bagajında her daim duracak. Bir de bu sırada trafik ışıklarında kırmızıya denk geldiğinizde ‘ne çok trafik var’ diye söylenmek sizin gerçek bir İzmirli olduğunuzu kanıtlayacak bir cümle.

Yazlıkları kaldırmayın

Kışlık kıyafetler İzmir’de de gerekli evet. Ama İstanbul’un yanına yaklaşamaz… Paltonuzu maksimum bir ay, kazaklarınızı da -hadi abartayım- üç ay giyebilirsiniz. Dört yıl boyunca hiç bot giydim mi, hatırlamıyorum. En iyisi tişört üzerine bir hırka kombini.

Moda sektörü farklı boyutta

İzmir’de dolaşırken şu dikkatinizi çok çekiyor: Minik ve gayet sıradan butikler ve genç nüfus da dahil olmak üzere çok kişi global markalar yerine buralardan alışveriş yapmayı tercih ediyor. Sokak aralarında çok fazla olan kuaförlerin hiçbiri de boş kalmıyor.

Hayatı yaşayın

İzmir’in en güzel yanı, hayatı yaşama imkanı vermesi. İzban şehri boylu boyunca geçtiği, tramvay hatları ve vapurlarla desteklendiği için toplu taşıma sıkıntı değil. Günün her saatinde kendinizi güvende hissediyorsunuz.

Asfalyalarınız attı mı?

Eğer İzmirliyseniz çok sinirlendiğinizde sigortalarınız değil asfalyalarınız atar. Biri ‘benim asfalyalara attı tabi’ diyorsa bilin ki gerçekten sinirlenmiştir. Çünkü sinirlenmek İzmir şartlarında çok da sıradan bir şey değil.

Sihirli kelime: Bir saniye lütfen

Gayet aktif bir ara sokaktan gidiyorsunuz, önünüzdeki araba aniden, asla arabasını kenara çekme zahmetinde bulunmadan yol ortasında durdu diyelim. Ve inip ‘bir saniye lütfen’ işaretiyle bir yere gitti. Eğer İzmir’deyseniz ne yapacaksınız biliyor musunuz? Birkaç dakika beklemekten bir şey olmaz deyip önünüzdeki kibar arkadaşınızın gelmesini bekleyeceksiniz ve içiniz asla kımıl kımıl olmayacak. Çünkü yarınlar yokmuşçasına yaptığı bu arabayı yolda bırakma hareketi normal.

Cuma demek lokma demek

Hayrına, sevabına ya da ruhuna lokma dökülmesi İzmir’de bir gelenek. Bir kaza mı atlattınız ya da yeni bir başlangıcınız için güzel enerjilere mi ihtiyacınız var? O zaman hemen bir lokma döktürüp hayır dualarını topluyorsunuz. Özellikle Cuma günü sokaklarda 5 kişiye bir lokma arabası düşüyor.

İçimizdeki İzmir aşkı bir kez daha kabardıysa, haydi hep bir ağızdan: Uçun kuşlar uçun İzmir’e doğru.

Başkalaşan sevgi başka şekillerde geri dönerse…

Orkide Gökhan

Bugünlerde insanın sevdiği şeyleri ya da kişileri kaybetmesi üzerine uzun uzadıya düşünüyorum. Her şeyi ve herkesi dönüştüren hayat, dayattığı değişimlerle bizleri adeta sınıyor. Bazı kişileri, bazı durumları ya da eşyaları geride bırakmamız gerektiğini biliyor ama yine de vedalaşırken içimizdeki burukluğu atamıyoruz bir türlü. Yine de böyle zamanlarda içimi umutla dolduran, bu yolculukta bana güç veren bir şey var. O da sevgiyle bağlandığımız hiç kimse ya da hiçbir şeyle, onları geride bıraksak da ayrı düşmediğim gerçeği. Sevgi enerjisi öylesine büyük ki, bambaşka şekillerde kendisini hissettirmeye, hayatımıza geri dönüp güzellikler katmaya devam ediyor.

Bu durumu en güzel anlatan hikâyelerden birinin, ünlü yazar Franz Kafka’nın kimliği ve hayatı üzerine yoğun çalışmalar yapmış olan, Alman edebiyatçı Gerd Schneider’in Kafka’nın Bebeği isimli romanında anlattığı bir öykü olduğuna inanıyorum. Schneider’in Kafka’nın son günlerinden ve ona dair bazı bilgilerden kaleme aldığı, yarı kurgusal, yarı gerçek bir anlatı bu… 

1923 yılına tarihlenen bu hikâye, Berlin’de bir parkta geçiyor. Kafka, bu parkta yürüyüş yaparken bebeğini kaybettiği için ağlayan küçük bir kız çocuğuna rastlıyor. O dönemde ağır hasta olan Kafka, minik kızı avutmayı başaramayınca onu çektiği üzüntüden kurtaracak bir çözüm bulmaya çalışıyor.

Her gün parka gelip kızın yanına uğrayarak kendi yazdığı mektubu bebeğin gönderdiğini söylüyor. “Lütfen benim için endişelenme, dünyayı görmek için uzun bir yolculuğa çıktım” diyor ilk mektupta…

Kafka’nın küçük kıza getirdiği mektuplar hasta yazar ve kız çocuğu arasında güzel bir dostluk kurulmasını sağlıyor. Kafka bu vesileyle son günlerinde zihnini hastalığından uzaklaştırırken, kız çocuğu da bebeğinden geldiğini düşündüğü mektuplarla avunuyor. Aslında ikisi de, mektuplar aracılığıyla biraz olsun üzüntülerinden kurtuluyor. 

Kafka, küçük kızla her buluştuğunda sevgili oyuncak bebeğinin yaşadığı hayali maceraları özenle yazdığı mektuplardan küçük kıza okuyor. Günler ve aylar böyle geçtikten sonra bir gün yazar, kız çocuğuna yeni bir oyuncak bebek getiriyor. Elbette minik kız orijinalinden oldukça farklı görünen yeni bebeği görünce şaşırıyor ama bebeğin cebinden çıkan mektubu okuyunca yüzünden bir gülümseme beliriyor. Mektup şöyle diyor: “Yolculuğum beni çok değiştirdi.”

Yıllar sonra artık bir yetişkin olan küçük kız, bu oyuncak bebekte gözden kaçırdığı bir çatlak olduğunu fark ediyor. Dikkatlice bakınca, bu çatlaktan yepyeni bir mektup daha çıkıyor. Şöyle diyor mektup: “Sevdiğin her şeyi er ya da geç kaybedeceksin ama sevgi, başka bir surette tekrar karşına çıkacak.”

Daima hayatımızı güzelleştiren sevgi enerjisinde kalmamız dileğiyle…

30 yaşından sonra gelen olgunluk

Suzi Gülerşen

Uzak geçmişteki anıları çok hatırlamam, ama hatırladığım kadarıyla mutlu bir çocukluğum olmuştu. Ailemden çok sevmeyi, güvenmeyi öğrendiğimi hatırlıyorum, peki ya kendimi önemsemeyi neden atlamıştım?

2017 senesine kadar hayat anlık mutluluklar ile bir şekilde devam ediyordu. 2017’de anneannemi kaybettiğimde anladım; ölümün ne demek olduğunu ve bunun dışında hiçbir şey için üzülmeye değmediğini. Çok üzücüydü ama çok şey öğrendim bu kayıpla. Anlamsız şeyler için üzülmek, 1 sene sonra hatırlamayacağımız günlük dertleri dünyanın en büyük derdi haline getirmek, insanlara hak ettiğinden fazla değer vermek, kendini unutmak ve başkalarını mutlu etmek için uğraşmak… Evet, o zamana kadar bunların hepsini yapmıştım ama sonunda ne kazandım, koca bir HİÇ.

Farklı bir insan olma yolunda çalışmalar yaparken, öğrendiğim ve hayat felsefesi edineceğim cümleler benimsedim:

1- Yanlış geliyorsa, yapma
2- Tam olarak ne söylemek istiyorsan onu söyle
3- İnsanları memnun etmek için uğraşma
4- İçgüdülerine güven
5- Kendinle ilgili kötü konuşma
6- Hayallerinden vazgeçme
7- Hayır demekten korkma
8- Evet demekten korkma
9- Kendini sev
10- Kontrol edemediğin şeyleri bırak
11- Negatif düşüncelerden uzak dur
12- Sev
13- Kimseye bağımlı olma

Çok sevdiğim birisi bana şöyle demişti, “insanlar değişmez, ancak sen değişirsen karşındakiyle aranızdaki ilişkiyi değiştirebilirsin”. Aynen de böyle oldu. Gerçekten 30 yaşından sonra, maalesef vücudun yaşlanmaya başladığının sinyalleri ile birlikte  bir olgunluk hissi de geliyor insana. Kaç yaşında olduğunuz, ne iş yaptığınız, cinsiyetiniz hiç fark etmez, hayatınızın yönetiminde sadece siz varsınız. Benden söylemesi, sizin değişiminizden sonra insanların gösterdikleri tepkilere inanamayacaksınız!

Şimdi dinleyin bakalım bu şarkının bana ifade ettiği şeyleri siz de hissedebilecek misiniz?

Sağ ol pigme abi!

Serbülent Aksayar

tam apartmana girecekken mahallenin veletlerinden biri önümü kesti. çocuklara özgü o nefes almadan konuşma şekliyle:

– abiabiabiabi
– ne var len?
– toparabanınaltınakaçtıalırmısın?

bakışlarından, cümlenin sonundaki o soru işaretinden bir şey istediği belli ama o şeyin ne olduğu belli değil.

– ne diyorsun çocuğum, tane tane söyle.
– abi, top arabanın altına kaçtı, alır mısın diyorum.

bir yandan da eliyle arabayı işaret ediyor. “dur bakalım” dedim, arabaya doğru yöneldim. şöyle bir eğildim, arabanın altını görmek ne mümkün. daha bir eğilmek gerekiyor yani. fakat benden o kadar sportmence bir hareket beklenmemesi gerekiyor.

– oğlum nasıl alacağım ben bunu. çok ortada bir yere sıkışmış.
– abi, sen alırsın abi. boyun uzun ya senin.

nasıl da sevimli kerata. yanında da ufak bir kız var. belli ki manitası. “ronaldooooğ, eveeeet ronaldoooğ” diye kıza artistlik yaparken topu arabanın altına kaçırdı herhalde.

bi’ de olaya direkt “abi” diye girmesi var ki o kafadan artı puan. artık sokaktaki çocuklar “amca” diyorlar zira, yaş haddinden. haddini bil!

kafada saçlar kedi bıyığı gibi, 11’e 11 maç yapıyor. göbek desen sokağa benden önce giriyor, köşeyi benden önce dönüyor. çocuklar da haklı yani. “amca” değil de nedir bu?

e yanında manitası da var. tüm şartlar veledin lehine yani. anlaşıldı, o top oradan alınacak… da nasıl? en azından denerim. belki bugüne kadar hiç olmayan bir şey olur, “bravo be, adam en azından denedi. takdire değer bir çaba harcadı” filan derler.

– abicim benim boyum uzun değil. sen aşağıdan baktığın için sana uzunmuş gibi geliyor. bir pigmeden hallice aslında boyum.
– pigme ne demek abi?
– bilmem. hadi sen de bana yardım et, çıkaralım topu.
– tamam abi.

dizlerimin üstüne çöktüm. artık topu görebiliyorum. namussuz, öyle bir yere sıkışmış ki. denedim, elim mümkün değil yetişmiyor. araba kaldırımın kenarına park etmiş, bir taraf otomatikman iptal yani. çare yok, sokak tarafından girişimde bulunulacak.

sokak dar, yokuş. yukarıdan sürekli arabalar geliyor. birkaç deneme yaptım, ter bastı. ulan zaten sıcak. geçen arabalar toz kaldırıyor. kir pas içinde kaldım iki dakika içinde. bir yandan da söyleniyorum, çocuklara çaktırmadan. ufaklık da arabanın arka tarafından eğilmiş gaz veriyor “hadi abi, aslan abi be” filan diye. manitası mağrur, böyle “halk işi” şeylere yüz vermeden, mari antuanet edasıyla bir kenardan usulca bizi izliyor.

bir gözüm arabanın altında, bir gözüm yokuşun başında. her araba gelişinde toparlanmak durumundayım zira arabaların altında kalmak an meselesi. bir ara şöyle bir doğruldum. kafayı yukarı doğru kaldırdım. “pencere kenarı teyzeleri” çoktan localardaki yerlerini almışlar:

“kız nuriye, koş koş, film başladı ayol”
“aa, şu dört numaradaki adam değil mi bu kız”
“vallahi de o kız! ayol ne yapıyor öyle arabanın altında”

hah şimdi süper oldu işte. sokağa da film olduk, tam oldu. işin içine seyirci de girdi, bu iş artık benim için gurur meselesi! o topu oradan çıkarıp bir kahraman gibi gireceğim ulan bu apartmana.

– abicim bi’ sopa mopa gibi bi’ şey lazım, böyle olmuyor.
– abi, yok ki sopa

kalktım, apartmana girdim. belki sopa benzeri bi’ şey bulurum diye. bodruma doğru indim. aha! çalı süpürgesi. canımsın.

elimde süpürgeyle geri döndüm. tekrar çöktüm dizlerimin üstüne. vuruyorum topa, gidiyor arabanın önünde bi’ yere sıkışıyor. diğer taraftan vuruyorum, arkaya gidip sıkışıyor. şaka gibi. seyirciler sabırsızlanmaya başladı, tribünler ayakta!

derken bir çift ayakkabı belirdi görüş alanımda. kafayı kaldırdım, ayakkabıların sahibi bir adam bana bakıyor. tanımıyorum. tanışmıyoruz.

– hayrola beyefendi, bi’ şey mi düşürdünüz?

hani bazen çok kısa sürede bir sürü şey düşünür ya insan. adam daha tümcesini bitirmeden benim kafada neler dönmeye başlamıştı anlatamam.

– ee evet, topum arabanın altına kaçtı da. top yani. topumuz. çocuklar da var yani. hepimiz. topumuz.
– aman canım hepi topu plastik bir top değil mi? uğraştığınıza değmez, kaç paraysa vereyim, gidin bakkaldan yeni bi’ tane alın.
– olmaz! ee şey yani, teşekkürler ama olmaz. film çekiyoruz biz burada. sokağa film olduk.

stop! kestik!
böyle bir şey olmadı tabii. kafamdan geçenlerden biri de buydu o anda.

aslında şöyle oldu:

– hayrola beyefendi, bi’ şey mi düşürdünüz?
– ya evet, çocukların topu arabanın altına kaçmış da, onu çıkarmaya çalışıyorum.

bıyık altından gülmesene lan, yapıştırıcam şimdi suratının ortasına. keyfimizden sürünüyoruz sanki yerde.

– a, anladım. isterseniz arabayı çekeyim, alın topu.
– sizin mi araba? (soruya bak. yok başkasınınmış araba ama adam manyakmış)
– tabii tabii, durun çekiyorum hemen.

adam bindi arabaya. bizim ufaklık atladı hemen:

– abi, patlamaz di mi top?
– patlamaz evladım patlamaz, merak etme.

neyse, araba hareket etti, aldık topu, teşekkür ettik müstehzi beye. bıyık altı bıyık altı gitti bıyıksız bey.

– alın bakalım. dikkat edin, tekrar kaçırmayın, valla beni bulamazsınız bir daha.
– sağ ol pigme abi, ehehehe.
– bi’ şey değil koçum.

ben size demiştim, ey pencere kenarı fesleğen teyzeler, o topu çıkarmadan bu apartmana girmem diye.

belki bir alkış, bir tebrik alırım teyzelerden diye kafamı kaldırdım. baktım kimse yok. “olsun be” dedim, “işte mutlu son!”

zafer kazanmış kumandan edasıyla tekmeledim apartman kapısını, girdim içeri.

kadıköy, temmuz 2008

Hayat akıp giderken

Melis Saraçoğlu

İnsan, küçük yaşlarda, her şey aynı kalarak ve üstüne daha da güzellikler eklenerek yaş alacağını zanneder ama işin aslı böyle değildir tabi ki. Hayallerin, sıkı dostlukların, ailen… Hepsi değişime uğrar. Bazıları zaman zaman acı verir, ağlarsın, bazıları böyle olması daha iyi oldu diyerek teselli cümleleri ile yüreğinde saklı kalır, bazıları ise yüzünde sürekli bir tebessüme neden olur.

Aslında bu yazdıklarım kişi bazlı değil herkesin zaman içinde yaşadığı doğal bir süreçtir. Kimi 20’li kimileri 40’lı kimileri de 70’li yaşlarında yaşar ama yaşar. Ama her yaşta söylediğimiz tek bir cümle vardır : “Her şeyin hayırlısı olsun. Demek benim için hayırlısı buymuş.”

Hayaller Şekil Değiştirir

Büyüdükçe hayallerin şekil değiştirir. Sistem seni bir yerlere sürükler ve sen o sistemin içinde eline yeni bir hayal balonu alırsın çünkü eskisi patlamıştır ya da ansızın elinden uçup gitmiştir. Yeni hayaller umut verir çünkü insan doğası gereği hayal kurmadan yaşayamaz.

Çocukken, gençken kurduğunuz hayalleri düşünün gerçekten gözlerinizi kapatın ve düşünün… Kaçını gerçekleştirdiniz? Kaçınız istediğiniz hayatı yaşıyorsunuz? Ben bunu kendi adıma sorguladığımda hep kendime “saçmalama, neyin eksik diyorum” diyorum. Ama aslında hayallerim vardı. Masa tenisinde milli takımda olmak, yüzücü olmak, halk oyunları ekibinde yer almak, dans etmek gibi bana mutluluk veren dallarda var olmak benim hayalimdi ama olmadı. Bunun için hiç kendimi suçlamadım hep başkasını suçladım. Ama bir gün gittiğim bir NLP Uzmanı dedi ki: “Gerçekten isteseydin kimse önünde duramazdı”. İşte o günden beri hayallerimden vazgeçtiğim için kendime kızıyorum. Kendi adıma kaybettiğim bu renkli balonları çocuklarım bulsun diye uğraşıyorum. Onların önünü açmaya çalışıyorum ama zorlamadan. Niyetim benim hayallerimi gerçekleştirmeleri değil. Sistemin onların balonlarını patlamaması… Ben de yeni hayallerimin peşinde olacağım tabi ki 🙂

En sıkı dostum dediklerin aslında bir toz bulutu

Büyürken en acımasız olan dost dediklerinin aslında gerçek olmadığı ile karşı karşıya kalmaktır. İnsan çevresinde sürekli görüşeceği, özelini paylaşacağı, iyi günde kötü günde diyeceği dostlar ister. Bilirsin ki onlar hep olacak ve sen düşsen de, boğulsan da asla senden vazgeçmezler. Benim böyle dostlarım var. Bir yıl görmesem bıraktığımız yerden aynen devam ederiz. Ölüyorum desem koşup gelir, akşam kapıda kalsam gidip kapısını çalarım keza ben de onlar için aynı şekilde… Ama bu yaşımda yaşamam dediğim, sorgusuz sualsiz, nedenini bile bilmediğim nedenle hayatımdan gidenler ya da hayatım da varmış gibi görünüp dost olmadıklarını gördüklerim de var. Bu aralar bu konuyu çok sorguluyorum. Boş vereyim gitsin değil mi? Ama iletişimsiz bir yok oluş kapatmıyor defteri sanırım. Ben ki yaklaşık 14 senedir İletişim sektöründeyim, bizim deyimimizle iletişemiyorum 🙂 İnsanlar konuşa konuşa anlaşır derler ama biz 21. Yüzyılda bundan çok uzağız. Sosyal medyanın içinde pembe bir dünyanın içinde yaşıyoruz. Ne diyelim “gidenlerin yolu açık olsun” demek ki hiç yoklarmış.

Şekil değiştiren aile nasıl mı oluyor?

Büyüdükçe büyüklerinden biri bu diyardan göçüyor. Nefes alamam diyorsun? Ama hayat sana başka bir nefes veriyor. Sen de yuvandan kopup kendi aileni kuruyorsun. Ailen çocukların ile büyüyor. Dayı, hala, amca, teyze ve büyükanne, büyükbabalar ile kocaman bir aile oluyorsun. Arada beklenmedik küslükler ve çocukken çok sevdiğin dayın hayatında yokmuş gibi oluyor. Bu yok oluşlar ne zaman ağır veya anlamsız geliyor? Yaş aldıkça…

Siz siz olun, hayallerinizden vazgeçmeyin.

Siz siz olun, onlar sizinle konuşmasa da siz gidin ve konuşun. Defter gerçek anlamda kapansın.

Siz siz olun,  affetmek erdemini kaybetmeyin.

Hayat kısa ve yarın ne olacak kimse bilmiyor. Son pişmanlık neye yarar?

Tangonun yavru vatanı İstanbul

Beliz Kudat

Tangonun yolculuğu Arjantin’de başlamış, dünyanın pek çok köşesine oradan yayılmış olabilir. Ama bu dansın serpilip geliştiği, kalabalık kitleler tarafından sevgiyle kucaklanıp özümsendiği ikinci bir adres arıyorsanız tam yerinde, yani İstanbul’dasınız. İstanbul için Avrasya’nın tango başkenti demek hiç de yanlış olmaz. Hatta iddiayı biraz daha ileri götürerek, “Buenos Aires tangonun anavatanıysa, yavru vatanı İstanbul’dur” dersek abartmış olmayız.

Söylediklerine göre İstanbulluların tango sevdası, tangonun dünyaya yayıldığı ve “Sevdim bir genç kadını” gibi yerli tango şarkılarımızın gramofonlardan yükseldiği 1920’li yıllara kadar dayanıyor. Ancak tangoyu bir dans disiplini olarak öğrenmemiz, gerçek anlamda dans etmeye başlamamız hepi topu 20-25 yıllık bir maziye sahip.

Ancak tangoya bir başlayıp pir başlayan İstanbullular 1990’ların başından itibaren bu işe öyle merak sarmışlar, öyle önem vermişler ki, şehrin her köşesi irili ufaklı tango okulları, dans stüdyoları ile dolmuş. Zaman içerisinde Türkiye’den dünya çapında ismini duyuran tango dansçıları ve eğitmenler yetişmiş. Bugün İstanbul’un iki yakasında da onlarca tango dans stüdyosu ve eğitmeni, yüzlerce kişiye ders vermeye devam ediyor. İstanbul’da her gece, hem Avrupa hem de Anadolu yakasında, neredeyse binlerce kişinin müdavimi haline geldiği en az iki farklı yerde milongalar, yani tango dans geceleri düzenleniyor.

Kısacası “bu akşam nerede tango yapabilirim” diye düşünürseniz, her akşam mutlaka birden fazla seçenek arasından seçim yapabilir, bir yandan dans ederken diğer yandan içkinizi yudumlayacağınız çok şık mekanları ziyaret edebilirsiniz.

İstanbul’da, tango sevdalılarının gidebileceği milongaların yanı sıra bir de yıl boyunca geleneksel olarak düzenlenen 2-3 ayrı tango festivali var. Festivallere ilaveten iki üç günlük mini maratonlar da düzenleniyor. Festivaller yılın belli dönemlerinde yaklaşık bir hafta kadar sürüyor ve şehrin gözde otellerinin balo salonları hem Türk hem de yabancı tangocular tarafından tıka basa doluyor. Bu organizasyonlara Avrupa’dan çok sayıda tangocu geldiği gibi Arjantin’den dahi dans etmeye gelenler oluyor.

Tango festivalleri ya da mini maratonlar için genellikle Deniz Müzesi, eski Gar Gazinosu, tarihi Pera Palas Oteli gibi orijinal mekanlar seçildiğinden ziyaretçiler hem tangonun hem de İstanbul’un büyüsüne kapılarak dans ediyorlar. Organizasyonlar için dünya çapında tango dansçıları -ki biz onlara maestro’lar, yani ustalar diyoruz- İstanbul’a gelerek hem atölyeler veriyor hem de gösteriler yapıyorlar.

Dünyada Arjantin’den sonra en fazla sayıda tango etkinliği İstanbul’da düzenleniyor. Bunun bir uzantısı olarak dünyanın her köşesine ihracat yapan çok iyi tango ayakkabısı/kıyafetleri üreten markalarımız var. Dolayısıyla İstanbul tangonun yavru vatanı derken işkembe-i kübradan atmıyoruz. Öyle ki, tangoya gönül vermiş herkesin hayalinde İstanbul’daki festival ya da milongalarda bir kez olsun dans edebilmek yatıyor.

Olur da Avrupa’da ya da dünyanın farklı bir yerinde milongaya gider, tanıştığınız kişilere “İstanbul’dan geliyorum” derseniz, herkes sizinle dans edebilmek için sıraya giriyor. Tabi burada ülkemizin genç bir nüfusa sahip olması ve İstanbullu tangocuların dünyadakilere göre daha genç ve dinamik olmalarının da etkisi var. Tangonun ustaları veya Arjantinli tangocular, Türklerin müzikalitelerinin çok iyi olduğunu özellikle söylüyorlar. Kısacası tango artık, İstanbulumuzla övünmek için haklı ve yeni bir neden. Eğer sosyalleşmek ve hareket etmek istiyor, dans etmeye nereden başlayacağınızı düşünüyorsanız, tangonun büyülü dünyasına İstanbul’dan giriş yapabilirsiniz.

Nostaljik bir iletişim yöntemi: Kartpostal

Zeynep Mengi Öztel

E-posta ve Whatsapp’ın sık kullanıldığı şu dönemde konu iletişim olunca kartpostal son sıralarda kalıyor.  Hatta günümüzde iletişim için de kullanılmıyor. Fakat hâlâ bu geleneği sürdürenler var. Hem de yaşları öyle 70-80 değil! Kartpostalı seçip arkasına en güzel yazısıyla cümlelerini döküp biraz da stickerlarla, bantlarla süsleyip pul yapıştırmaktan mutluluk duyan insanlar var. Üstelik bu insanlardan 3’ü bu çatının altında 🙂

Postcrossing, tüm dünyaya kart göndermenizi ve farklı ülkelerden kart almanızı sağlayan bir web sitesi. Türkiye’den yaklaşık 11 bin üyeleri var. yine sadece Türkiye’den bugüne kadar Postcrossing üzerinden gönderilen kartpostal sayısı yaklaşık 290 bin. Sistem basit. Siteye üye oluyorsunuz. Ardından size 5 adreslik hak veriliyor. Adres seç dediğinizde sistem size rastgele bir adres veriyor. Adresle beraber kartı göndereceğiniz kişinin profil sayfasına da ulaşıyorsunuz. Üyeler genelde profil sayfalarına ne tür kartlardan hoşlandıklarını, hobilerini ve kendileri hakkında bilgileri yazıyor. Vaktiniz ve hevesiniz varsa, beğendiği türde kart arıyorsunuz göndermek için. Her ne kadar uzun uzun liste yapanlar da olsa, sonuna her türlü kart kabuldür diye de ekliyorlar. Kırtasiyelerde hâlâ kart satılıyor. Instagram’da ve online ortamda da çok çeşitli kartlar bulmak mümkün. Hiç olmadı, PTT şubelerinde ücretsiz kartlar da var.

Yemek tarifi de yazılabilir, en sevdiğiniz söz de

Kart tamam diyelim, peki ne yazacaksınız? Doğaçlama gidemiyorsanız sitede birkaç fikir verilmiş. Günlük hayatta neler yaptığından favori yemeğinin tarifine, kartın üzerinde her ne varsa açıklamadan ülke gündemindeki herhangi bir olaya kadar çeşitli şeyler olabilir. Veya kart göndereceğiniz kişi de tavsiyede bulunabiliyor. Mesela, bana sevdiğin bir sözü yaz diyebiliyor. Bazıları o günkü hava durumunu anlatan bir simge çizilmesini istiyor.

Kart da yazıldı. Şimdi sıra süslemede. Bu kısım opsiyonel. Sadece yazıp gönderilebilir de. Süslemek isteyenler için kırtasiyelerde çeşitli bantlar var. Üzerinde türlü türlü desenler. Ya da stickerlar. (Nazar boncuklu olanlar yabancıların favorisi) Bunları kartpostalın boş yerlerine yapıştırıyorsunuz.

Sıra pulda. Pul önemli. PTT’ye gidip kartı verdiğinizde makineden geçip damga basabiliyor ama pulla işi biraz daha kişiselleştirebiliyorsunuz. Filateli sitesinde çok çeşitli pullar var. Anadolu yemekleri serisinden önemli kişilere, bayramlardan kulelere kadar onlarca pul! PTT şubelerinin hepsinde pul olmadığı için filateliden online pul alınabiliyor.

Yurtdışına gönderim 4 TL

Şu sıralar yurtdışına kartpostal gönderimi 4 tl. Yani 4 liralık pul yapıştırmak gerekiyor. Üzerlerinde değeri zaten yazıyor. Ülke farkı olmaksızın her yere 4 tl. Varyasyonlar size kalmış. İsterseniz 1 adet 4 liralık pul yapıştırın isterseniz 4 tane 1 liralık. İsterseniz 2 tane 2 liralık… Kullanıcılar genelde zarf sevmiyor. Direkt kartpostalın üzerine adresi yazıp pulu yapıştırıp gönderiyoruz.

Dikkat edilmesi gereken son noktaya geldik: Kod numarası. Adres istediğinizde size bir de TR ile başlayan kod gönderiliyor. Bunu kartın 1-2 yerine yazmak önemli. Böylece kartınız gittiğinde alıcı sisteme bu kodu giriyor ve kart gönderiminiz resmileşiyor. Kartınız ulaşıp alıcı sisteme kodu girdiğinde yeni bir adres isteme hakkınız oluyor.

Pekiiii diyelim ki Finlandiya’dan kart istiyorsunuz. Oradan birine çıkmayı beklemeden ‘direct swap’ denen takas yöntemine gidebilirsiniz. Postcrossing forumlarında karşılıklı kart göndermeye açık olduğunu belirten insanları bulup kartlaşabilirsiniz.

Buluşmalar düzenleniyor

Ben oturduğum yerden kart gönderip almakla yetinmek istemiyorum, benim gibi kartpostalla ilgilenenlerle buluşmak da istiyorum diyorsanız, Postcrossing Türkiye Facebook sayfasında buluşmalar da düzenleniyor. Kartlarını bantlarını alıp gelenler hem takas yapıyor hem de diğer Postcrossingcilerle tanışmış oluyor. Bu grubun bir diğer güzel yanı ise, zaman zaman çocuklara toplu olarak kartpostal göndermeleri. Bu herhangi bir köy okulunun sınıfı veya lösemili çocuklar olabiliyor.

Posta kutusunda fatura ve broşür dışında bir şeyler görmek isteyenleri Postcrossing’e bekliyoruz. 🙂

 

Haklısın Ruhi ve fakat işler bildiğin gibi değil!

Dilek Keçeci

En büyük travması üzerine kurar insan hayatını. Çok sonra fark eder, uzun menzil olmak istemediğine koştuğunu. Kırıla büküle büyür zira işin doğası, kaçınılmazdır bu. İdealler, umutla beklenenler, az daha durup sabredilenler… Gelecek menşeli bir dünya içindir. Okul okumak, koca kitapları hatmetmek, iyi insanın en ideali olmak, doğru adamı-kadını bulmak, başarılı işler yapmak, yuva kurmak, çocuk doğurmak. Doğurduğunu idealize etmek. Tüm bunlar hep kendi fanusunu steril tutmak içindir. Bunu yaptıktan sonra başlar başkalarının eksiklerini halletmek için çaba harcamaya gönüllü olmak. Yüksek sesli eşitlik isyanları çıkartmak. Büyük puntolarla yazılar yazıp, aslında öyle değil böyle olmalıdır tiratları atmak.

Ama sonra başka şeyler girer ihtiyaçların hiyerarşik sıralamasında aralara. Bazen hatırlasan bile, akla gelen dönemsel hobi gibi vicdanını rahatlatmak için parmak ucuyla dokunursun meselelere. Çünkü önce kendi fanusundur temiz olması gereken. Ortalık yanıp kül olsa bile dert etme lütfen. Önce sensin, öncellik sen.  Kişisel olarak geliştirenler de hep öyle demiyor mu zaten. Orta sınıf teşnesisin sen de ikna olmaya 3 gün öncesinden hazır.

Hep sorgulamak gerektiği artık okuduğun makalede, öğrendiğin iki satır.  Düşünme ve üşenme sakın yiyeceğinden fazlasını al, giyeceğin kalmadı koş talan et. Zira çıplaksın. İhtiyaç neymiş? Makbul olanı yağmadır unutma sakın. Bolca da şikayet et. TDK ikiyüzlülük tanımına almıyor bu kadar uzun parantezi rahat ol.

Kocaman masalar etrafında toplaşıp, inanmadığını her şeye aklıselim planlamalar yap. Büyük harflerle uzun uzun aynı cümleler kur. Kimse “aynı hep söylediklerin” diye çıkışmıyor. Çünkü onlarda aynısını yapıyor. Zor değil bunu becermek. Hızlı öğrenirsin azıcık çaba ve bir miktar zekâyla. Bundan sonrası çingene bohçası gibi. Görmek istemediğin kısmı; gerçeklik. O da kör bir kuyunun en dibinde ulaşılamaz bir sonsuzluk artık. Kaç kaçabildiğin kadar. Ama şu var ki değişmeyecek olan ikiyüzlü bir türün mensuplarıyız hepimiz. Ben, sen o ve diğer herkes. Hep kendi derdimizdeyiz. Ölüp bitip ne yapacağımızı bilemez halde. Acı olanı, farkında bile olmayacağız yaş 50’ye gelmeden de.

Ne yazacağımı düşünüyordum. Aklımda da vardı bir şeyler. Elim gitmedi, içimden gelmedi. Her sabah işe ve her akşam eve varmaya çalışırken tüm gecikmelerimden mesul durakta karşılaştım onunla. Annesi az ilerde çevreye duyarlı bir dönüşüm derdindeydi. Yaşını sorunca 6 dedi. Doğru değildi. 3 yaşında oğlum var benim, kurduğu cümleden anlıyorum ki daha minikti. Para istedi yemek alır mısın diye sordu. Annesine bakıyordum. Ben olsam çoktan koşup oğlumu alıp uzaklaşmışken annesi sadece bizi izliyordu. Sorduğum soruları hatırlamıyorum çünkü saçmalıyordum.  Karşımdakini kolaylıkla ikna etmede antrenmanlı ben, bu minik insana iki satır anlamlı laf edemiyordum. Zurnanın son deliğini tutturamıyordum. Fena halde bozuk çalıyordum. Gerçek o, sahte ve zavallı olan bendim. Bundandı teklemem.

Yüzü gözü simsiyah ama teni öyle tatlı bir bebek rengiydi. En temel pedagojik bilgidir konuşuyorsan küçük bir çocukla, kır dizlerini göz göze gel onunla. Öyle yaptım. Simsiyah kocaman ışık dolu gözleriyle karşılaştım. Sanki ona değil Yağız’a bakıyordum.  Dizi repliği gibi değil mi? Yok değil gerçekti hissettiğim. Çok değil 2 saat önce arayıp kendi oğlumun tokluğuna, keyfine, uykusuna emin olmuş teklemeden sormuştum her şeyi. Benimki çok kıymetli de bu minik miydi önemsiz olan? İçinizden geçen vicdan kaslı cevabı da biliyorum.

Ben de herkes gibiyim. Unuttuğum insanlık hobimle yaşayan dünya yerlisi. Düzelecek mi ben yazdım diye saçmalamayın. Ben yazmadım zaten o yazdırdı. Gülerek uzaklaştı. Siz de çok dertlenmeyin az gerinin, su için, geçer!